Can Dündar'ın suçu ne? Can Dündar ne ile suçlanıyor- tutuklandı mı?

Can Dündar'ın suçu ne? MİT Tırlarının Adana'da durdurulmasının ardından bu görüntüler Cumhuriyet gazetesinin internet sitesinde yayınlandı. MİT Tırlarının hakkında yayına devam edeceğini açıklayan Can Dündar hakkında 20 Mayıs günü soruşturma başlatılmıştı. Cumhuriyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Can Dündar ve gazetenin Ankara temsilcisi Erdem Gül, "MİT TIR'ları" soruşturması kapsamında tutuklanmaları istemiyle mahkemeye sevk edildi. Sosyal medyada bir çok kişi bu karara tepki gösterdi. Çok sayıda gazeteci, Can Dündar'a destek vermek amacıyla Çağlayan'daki İstanbul Adliyesi'ne geldi.


Can Dündar'ın suçu ne? Can Dündar ne ile suçlanıyor- tutuklandı mı?

Can Dündar ne ile suçlanıyor? Adana'da durdurulan MİT tırları hakkında yaptığı haberler nedeni ile Can Dündar hakkında 20 Mayıs günü soruşturma başlatılmıştı. Cumhuriyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Can Dündar ve gazetenin Ankara temsilcisi Erdem Gül, "MİT TIR'ları" soruşturması kapsamında tutuklanmaları istemiyle mahkemeye sevk edildi. Sosyal medyada bir çok kişi bu karara tepki gösterdi. Çok sayıda gazeteci, Can Dündar'a destek vermek amacıyla Çağlayan'daki İstanbul Adliyesi'ne geldi.

 

Hürriyet muhabiri Ayşegül Usta ve Eyüp Serbest adliyeden bildiriyor:

 

20.25 - CHP milletvekili Mahmut Tanal, adliye koridorunda gazetecilere konuştu: "Burada hukukun kırıntısını arıyoruz. Hukukun kırıntısı varsa zaten serbest bırakırlar."

 

20.10 – Basın mensupları ve milletvekillerinin bekleyişi sürüyor. Can Dündar ve Erdem Gül bir süre için dışarıda tutulan izleyicilerin yanına geldi. Morallerinin yüksek olduğu gözlendi. Güvenlik görevlilerinin araya girmesinin ardından iki gazeteci salona döndü.

 

 

19.50 – Sorgu bitti, karar için duruşmaya ara verildi.

 

18.22 - Dündar ve Gül'ün çıkarıldığı çıkarıldığı 7. Sulh Ceza Hakimliği'nin bulunduğu kata savcılık kararıyla giriş yasağı getirildi. 

 

18.00 – Destek için gelenlerin sayısı artıyor.

 

17.00 – Can Dündar ve Erdem Gül’ün İstanbul Nöbetçi 7. Sulh Ceza Hakimliğindeki sorgusu başladı.

 

SORUŞTURMA MAYIS AYINDA BAŞLATILDI


Can Dündar ve Erdem Gül hakkında geçtiğimiz Mayıs ayında MİT’e ait TIR’larda yapılan aramaların fotoğraflarının ve kamera görüntüsünün Cumhuriyet Gazetesi ve internet sitesinde yayınlanmasının ardından soruşturma başlatılmıştı.

 

İFADELERİ İKİ SAAT SÜRDÜ


Dündar ve Gül, bu sabah saatlerinde soruşturma kapsamında ifade vermek üzere İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı'na geldi. Dündar ve Gül, soruşturmayı yürüten İstanbul Cumhuriyet Başsavcıvekili İrfan Fidan'a “şüpheli” sıfatıyla yaklaşık 2 saat ifade verdi.

 

DÜNDAR VE GÜL'E TUTUKLAMA TALEBİ


Başsavcıvekili Fidan, iki gazetecinin “Devletin güvenliği veya iç veya dış siyasal yararları bakımından, niteliği itibarıyla gizli kalması gereken bilgileri, siyasal veya askeri casusluk maksadıyla temin etmek”, “Devletin güvenliği veya iç veya dış siyasal yararları bakımından niteliği itibarıyla gizli kalması gereken bilgileri siyasal veya askeri casusluk maksadıyla açıklamak” ve “silahlı örgüte üye olmak” suçlarından tutuklanmaları talebiyle nöbetçi hakimliğe sevk etti.

 

Dündar ve Gül'e destek için CHP ve HDP'li milletvekilleri ile meslektaşları adliye koridorlarında yalnız bırakmadı.

 

 CAN DÜNDAR ANLATTI

 

Cumhuriyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Can Dündar, savcıya ifade verdikten sonra açıklamalarda bulundu. Dündar'ın açıklamaları esnasında Cumhuriyet Gazetesi Ankara temsilcisi Erdem Gül ifade veriyordu. Dündar ifadesiyle ilgili şunları anlattı: 

 

"İfademizi verdik. Savcı bu yayınladığımız haberin kaynağını sordu. Nedenini sordu. Tabi bu tür şeylerde gazetecilerin kaynağını açıklamama hakkı var, bunu hatırlattık. Kaynağımızı açıklamak zorunda değiliz dedik. 

 

Ama öte yandan neden yaptınız sorusunun nedeni çok açık. Burada kamuoyunun bilgilenme hakkı, devletin bir suç işliyorsa bunun ortaya çıkarılması bir gazetecilik görevidir, bunun altını çizdik. Uluslararası örnekleri verdik. Watergate'ten Wikileaks'e kadar pek çok örneği var. Ulusal güvenlikle ifade özgürlüğünün çıkar çatışması yaşadığı... Türkiye'de de bu olay bunun bir örneğidir. 

 

Biz üstümüze düşeni yaptık ve bunun cemaatle hiçbir ilgisi olmadığını da anlattık"

Tutuklama talebi kararının ardından Can Dündar Twitter hesabından şu mesajı paylaştı:

 

GAZETECİLERDEN DESTEK

Aralarında 11. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün Başdanışmanı Ahmet Sever'in de bulunduğu çok sayıda gazeteci arkadaşı, Can Dündar'a destek vermek amacıyla Çağlayan'daki İstanbul Adliyesi'ne geldi.  

 

SORUŞTURMA NASIL BAŞLADI?

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı, Cumhuriyet gazetesinde, 29 Mayıs'ta MİT TIR'ları ilgili yayımlanan fotoğraflı haber üzerine, "Devletin güvenliğine ilişkin bilgileri temin etme, siyasi ve askeri casusluk, gizli kalması gereken bilgileri açıklama, terör örgütünün propagandasını yapma" suçlarından, Dündar ve Gül hakkında soruşturma başlattı.

 

Başsavcılığın talebi üzerine nöbetçi İstanbul 8. Sulh Ceza Hakimliği, internet sitelerindeki söz konusu yayınların içeriklerinin engellenmesine karar verdi.

 

ERDOĞAN'IN AVUKATI DA SUÇ DUYURUSUNDA BULUNDU


Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın avukatı Muammer Cemaloğlu da 2 Haziran'da İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı'na gönderilmek üzere, Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı'na, Can Dündar hakkında, genel yayın yönetmeni olduğu Cumhuriyet gazetesinde geçen yıl Hatay ve Adana'da, MİT'e ait yardım tırlarının durdurulmasıyla ilgili, "gerçeğe aykırı bazı görüntü ve bilgiye yer verdiği" gerekçesiyle suç duyurusunda bulundu. 

 

Soruşturmayı İstanbul cumhuriyet başsavcıvekillerinden İrfan Fidan yürütüyor.

CAN DÜNDAR KİMDİR? 
 

“MİT”çi bir babanın 

“solcu” oğlu: Can

 

Can Dündar annesi ve babası ile.

 

Can Dündar annesi ve babası ile.

 

Bir belgesel de Can’a

 

Her an ağlamaya hazır, çok içten ama bir o kadar da anlamsız bir ses tonu konuşur: “60’larda, 6’ıncı ayın 16’sında, saat 6’yı 56 geçe, 06 trafik kodlu şehirde doğdum. Bu 6’lar hayat boyu peşimi bırakmadı...”

 

Bol dokunaklı fon müziği devreye girer:

 

“Haha-ha-ha-ha, dıydıy-dıy-dıy-dıy” Üstten titrek ses konuşmayı sürdürür.

 

Ne bu şimdi diye soruyorsanız; belgesel. Ama bu sefer ki belgeselin konusu Can… Can’ın kendi ifadesiyle: “Annem babam memurdu.” (Kemanlı müzik yine devreye girsin; Can’ın “memur” anne ve babasıyla fotoğrafı ekrana yansısın.)

 

Nasıl senaryo ama? Adam kendi belgeselini bile yapmış. İnternet sitesinde dokunaklı cümlelerle kendi yaşam öyküsünü adeta senaryolaştırmış.

 

Şimdi Can gibi hassas bir insan olsak; ne güzel ne hoş bir cümle deriz. Ama adamın ilk cümlesindeki çelişki dikkatimizi çekiyor. Birincisi hayatında 6’ların öneminden bahsediyor. Oysa söz konusu olan sayılar 60, 56 ve 16. Yani 6 değil. İkincisi hayatında 6 niye önemli bu açıklanmamış. Üçüncüsü önemli olsa ne yazar? Bize ne?

 

Ama Can’ın kişiliği kendini burada ele veriyor. Hassas bir araştırmacı(!) kendisi… En insani detaylar bile gözünden kaçmıyor. Bu detaylardan sonuç çıkarıyor. Belgesellerinin yöntemi de bu. Sürekli yalan yanlış bilgiler sıralanıyor. Belgesel konusu kişi hakkında “insani” bir detay yakaladığını düşünüyor. Sonra bu detaylardan bir sonuca ulaşıyor. Ama sonuç uydurma. Can’ın kendi kafasındaki komplekslere uyuyor ama gerçek hayata uymuyor.

 

Olsun! Belgeselcimiz gerçeğin bittiği yere bir romatik müzik bir de ezik sesinden koyuverir olur biter. Nasıl olsa izleyici onun hassas ruhuna güvenmektedir. Saplar ve samanlar birbirine karışsa fark etmez. Hepimizin gözü yaşarmıştır. Ama neden belli değil. Belgeselde anlatılanlara mı, yoksa fondaki ezik sesli adama mı üzülüyoruz, meçhul.

 

Mehmet Ali Birand Can Dündar

 

Mehmet Ali Birand ve Can Dündar

 

MİT’çinin sevgiye muhtaç çocuğu

 

Tabii dedik ya biz pek o kadar hassas değiliz. Can’ın kaleme aldığı kendi yaşam öyküsü hemen bizi rahatsız ediyor. Tutarsızlıklar, içten cıvıklıklarla kapatılmaya çalışılan bazı açıkta kalmış sorular gözümüze çarpıyor.

 

Can’a bakarsak memur bir anne ve memur bir babanın çocuğu kendisi... Memur deyince aklınıza ne gelir? Belki bir öğretmen; belki dar gelirli bir kamu çalışanı… Can’a öğretmen anne baba ne çok yakışırdı değil mi? Görüşlerinden dolayı sürgün olarak il il dolaşan anne ve babasının peşinde Anadolu’nun dar yollarında hayallerini harcayan bir öğretmen çocuğu. Nasıl? Tam Can’a göre.

 

Yok ama öyle değil. Can’ın memur deyip geçtiği meslek, bizim bildiğimizden daha farklı bir şey. Can’ın babası A. R. Dündar. Bir MİT memuru... Yani daha açık söyleyelim; MİT ajanı. Fonda müzik çalsın. Şok gerçek açıklansın.

 

Çok kötü bir şey mi bu? İnsan babasını seçebilir mi? Ama hassasiyet arkasına saklanmış iki yüzlülük kötü bir şey. Bir kompleks midir bilemeyiz ama daha o yıllarda Can’da devrimcilik ve solculuk için sahte bir ilgi peydahlanmış. Kızdığımız bu. Yaz kardeşim adam gibi özgeçmişini. MİT’çi bir ailenin çocuğuysan bunu niye saklarsın? Bir de sakladığın gibi niye tersinden bir mizanpaj yaratırsın. Can’ın aşağıda ifadelerine bakın: “Annemin “daire”sinde, facit hesap makinalarıyla, DMO damgalı daktilolar arasında büyüdüm. Yandaki bina Tuslog’tu. Birtakım kızgın gençler üç günde bir gelip bağırır, çağırır, taşlarlardı. 68 kuşağıyla orada tanıştım.”

 

Şimdi bu cümleyi gerçekleri bilmeden okuyan, Can’ın daha çocuk yaşta solcularla birlikte anti-Amerikan eylemlere katılıp, Amerikan kurumlarını taşladığını zanneder.

 

Oysa tabii biz belgeselciyiz ya, Can’ın anlatmadığı gerçeklerin peşindeyiz. Babası MİT’te çalışan bu hassas çocuğun annesi de anlaşılan kontrgerillanın ilk merkezi olarak bilinen meşhur Amerikan Lojistik Gruplar Karargahı Tuslog’ta veya oraya çok yakın bir kurumda çalışmaktadır.

 

Yani kısacası memur çocuğu deyip geçmeyin. Araştırmacı bir ailenin çocuğudur Can.

 

Can’ın babası söylenenlere göre sorgucu ve işkenceci değilmiş. Tabii nereden bilebilirsiniz ki böyle şeyleri? A. R. -hâlâ açık ismini öğrenemedik- araştırma bölümünde çalışırmış. Sabahtan gece geç saatlere kadar arşivde incelemeler yapar, dosyalar hazırlarmış.

 

Kim bilir, belki de bu parlak gazetecinin araştırma yeteneği ve merakı babasından gelmekteydi.

 

Ancak Can babasını çok göremez. Bu kadar çok sevgiye muhtaç olması, sürekli ezik bir ruh hali ve ses tonu taşıması, her şeyi aşırı cıvık bir “insaniyet” maskesiyle süslemesi belki de bundandır.

 

Nasıl hikâye ama? Sert mizaçlı, aşırı çalışkan MİT’çi babanın sevgiye muhtaç oğlu… Babasından “araştırmacılık” özelliğini alır. Babasından bulamadığı sevgiyi de belki de araştırmalarına, belgesellerine katmak istemektedir. Osulu ve hassas tarzın kökenlerini belki de çocukluğunda aramamız lâzımdır Can’ın… Sevgiye açtır bu çocuk. O yüzden ezikliği bir meziyet kabul eder. Atatürk gibi yüce bir liderde bile ezik bir çocuk arar. (dokunaklı müzik yine devreye girebilir: Dıydıy-dıy-dıy-dıy.)

 

Muhalife bak, çay demle

 

Şu taş atan 68’li devrimcilere geri dönelim. Kim bilir belki de taşlanan Can’ın annesinin veya babasının binasıdır.

 

Ama şundan eminiz. Babası kesinlikle o devrimcilerin peşindedir. Ne de olsa adamın mesaisi budur. Can’daki bu sol kompleks acaba babasının devrimcilere düşman bir kurumda çalışmasından mı gelmektedir? Kendisinin hiçbir sosyalist ve devrimci geçmişi olmamasına rağmen kafayı devrimcilere takar. Yıllarca Atatürk ve Deniz gibi devrimcilerle uğraşır. Belgeseller yapar. Onları “insani ve zayıf” yönleriyle bize tanıtmaya çalışır. Biz iyi tanımamaktayızdır ya! Hep devrimcileri putlaştırmaktayızdır! Bir tek Can çok insani olduğu için bizi yanılgılarımızdan kurtarma derdindedir.

 

Can hayatı boyu çok solcu ve kendi deyimiyle çok “muhaliftir.” Ama tabii bu hep öykünme düzeyindedir. Çünkü o fırtınalı yıllarda liseye ve üniversiteye gitmesine rağmen ne hikmetse tek bir eyleme karışmadan paçayı sıyırır. Demek ki muhalifimiz baba nasihati dinlemektedir.

 

Yine de bu kuru gençlik hayatından bir sol destan yaratma eğilimi yok değildir: “İlk şiirleri halam fısıldadı kulağıma... Nazım Hikmet’in “Seçmeler”ini getirip evde ulu orta okumaya başladı. Etraftaki tedirginlikten anladım bu işte bir terslik olduğunu... Az önce bir örneğini gördüğünüz devrik cümle alışkanlığım o zaman başladı.”

 

Nasıl ama? Anlaşılan sülalede tek solcu halaymış. Hepimiz Nazım okuduk ama devrimciliği ve solculuğu öğrendik onun şiirlerinden. Bizim Can’ın öğrendiği tek şey devrik cümle kurma saplantısı.

 

Araya 12 Eylül girer. İnsanların katledildiği, kaybedildiği, işkencelerden geçirildiği bir dönemdir. Bu “hassas” dönem hassas Can’ı derin acılar içinde bırakır: “Ben üniversitede cübbe giyip diploma töreni yaşayamamıştım.”

 

Ama muhalifimiz bu travmaya(!) rağmen yılmaz. Solcu ve ilerici insanların üniversitelerden atılıp hapislere tıkıldığı bu yıllarda, devletten sağlam bir burs kapar, İngiltere’de gazetecilik eğitimi alır.

 

Kendi ifadesiyle “burslu bir muhaliftir” artık. Yine uslu durmaz: “İçerde Başbakan Turgut Özal, Margaret Thatcher’la görüşüyor. Bendeniz Nokta Dergisi muhabiri olarak izliyorum. Türkiye hala insan hakları ihlalleriyle gündemde.... Özal çıkışta ‘İnsan hakları konuları gündeme gelmedi’ diyor. Oysa acar muhabirimiz gezinin ardından Thatcher’ın Lordlar Kamarası’na yolladığı bir mektubu ele geçiriyor. Diyor ki Thatcher: ‘Özal’la görüşürken insan hakları konusuna girdim. Kendisi konunun önemini kavramış gözüküyordu.’ Haber, 16 Mart 1986 tarihli Nokta’da patlıyor. Ve ben Basın Yayın’dan bursluyum. İyi mi?”

 

İyi çok iyi de; tabii insan merak ediyor. Herhalde James Bond değil bu Can. O mektubu İngiliz devleti buna sızdırmış belli. Ama aynı zamanda Türk devletinden de burslu. O zaman belki de MİT sızdırmıştır. Bunları biz asla bilemeyiz. Can gibileri kadar iyi “araştırmacı” değiliz.

 

Ama soru sormayı biliriz. Bu “muhalif” nasıl olmuş da bursunu koruyabilmiş. Dediğimiz gibi 12 Eylül süreci. Hepsini bir yana bıraktık, olaydan iki yıl sonra gelip TRT’ye kapağı atmış. Demek ki muhalifimiz başından beri hep aynıdır. Ya çok “şanslı” bir muhaliftir başı hiç derde girmez; ya da birilerinin kucağında muhaliflik ve şirinlik yapmaktadır.

 

Hırsız habercinin çömezi

 

TRT serüveni başlar. Önemli bir duayenin yanında çömezdir. Öyle ki çalıştığı programın yapımcısı hakkında iddialar hiç bitmez. Bu adam PKK terörünün en kanlı döneminde, gidip Bekaa’ya terörist başıyla görüşebilen (ve böylelikle bir gelenek başlatan), ama yine de devlet televizyonunda program yapabilen bir isimdir.

 

Kimisi Can’ın patronunu yabancı devlet ajanlığıyla suçlar. Resmi devlet belgelerinde PKK işbirlikçisi olarak geçer. Kimisi ise bu adamın çalıştığı devlet kurumu TRT’yi resmen soyduğunu iddia eder. Üstüne üstlük bu olaydan hüküm bile giyer.

 

Kısacası Can’ın gazetecilik hocası en az Can kadar ilginç biridir. Ama yine Can gibi korunanlardandır. Ne yaparsa yapsın dokunulmazlar vardır ya. Ne rahat ve ne zevklidir böyleleri için “muhaliflik” kim bilir?.. Belgesel kariyeri de bu patronun kanatları altında başlar.

 

Önce Demokrat Parti ile ilgili bir belgesel, ardından güzellik kraliçeleriyle ilgili başka bir tane.

 

Ama Can esas voliyi Atatürk’ü anlattığı “Sarı Zeybek” isimli belgeselle vurur. Dokunaklı ses, arkada Atakoğlu’nun müziği, sararmış fotolar… Vatandaş zaten Ata’sını özlemiş. Biraz da duygusalız. Millet ağladıkça ağlar. Aslında belgeselde hiçbir şey yoktur. Gerçekten de Atatürk gibi bu kadar dolu ve büyük bir insandan bu kadar boş bir belgesel nasıl çıkar merak edilecek sorudur.

 

Sonuçta Can yeteneğini göstermiştir. Sesinin titrekliği, müzik seçimleri, metindeki devrik cümleler… Bu öyle bir formattır ki, yüzlerce kez tekrarlanabilir. Bu düzeyde “hassas” ve yüzeysel izleyici her zaman bulunabilir.

 

Hele bir de söz konusu olan Atatürk’ten para kazanmaksa… Ne güzel değil mi? Hem Atatürk’e ve Atatürkçülüğe karşı çık, hem de insanlardaki Atatürk ve Cumhuriyet sevgisini sömür ve para kazan. Bu oyun yıllarca devam eder. Belgeseller birbirini kovalar.

 

2. Cumhuriyetçi, Ermenici, Kürtçü, AKP’ci muhalif

 

Can da kariyerine kariyer katmaya devam eder. Artık o sadece bir TRT muhabiri değildir. Özel kanallarda program hazırlamaktadır. Dergilerde, gazetelerde köşe yazısı yazmaktadır.

 

Nerede Kürtçü bir metin var altında imzası vardır. AKP’nin en hızlı destekçilerindendir. Ermenicilerin en önde gidenlerindendir. İktidarla içli dışlıdır ve en paralı medya grubundan sağlam maaşı vardır artık.

 

Ama aynı zamanda “muhalif” olmaya devam eder. Bir de bulmuştur bizim Atatürkçüleri, dünyanın en saf kitlesini. Her yıl bir belgesel yapar. Köy Enstitüleri, Atatürk dönemi, Cumhuriyet yılları, vesaire… Para kazanır.

 

Çok büyük bir demokrat ve hümanisttir. Bu alanda şampiyondur. Ama aynı zamanda Türk halkının bir tepkisini, bir protestosunu gördüğünde dayanamaz. Diktatör bir yasakçı kesilir: “Bu filmi sansürleyin, bu gösterileri yasaklayın, tribünleri kapatın…”

 

Niye? Çünkü o çok insanidir. Türkler ise insanlık karşıtı, ırkçı ve linççi tepkiler göstermektedir. Bunlar şiddet içermeyen eylemler olabilir. Ama özünde böyle bir eğilim içermektedir. Çünkü işin içinde Türk vardır.

 

Ama en kanlı terör eylemlerini düzenleyen PKK’nın kurduğu “barış meclisi”nde yer almak onun için bir onurdur. Çünkü bu tür muhalifliğin zarar vermeyeceğini iyi bilir. Gün “barışçı”, Kürtçü ve Ermenici olma günüdür.

 

MİT’in “solcusu”

 

Aradan yıllar geçiyor. Ama Can’ın asla içinden atamadığı bir duygu… MİT sempatisi. Bu gizli ama belki de babasına olan hasreti kadar derin bir duygu.

 

PKK’nın tepesindeki terörist başı Apo, örgüt üyelerine avukatları kanalıyla talimat gönderiyor: “Güdümümüzdeki sivil toplum örgütleri, aydınlar ve legal yapılanmalarımızla birlikte bir Barış Meclisi toplayın.”

 

Terör örgütü hemen talimatı uyguluyor. Ankara’da Yaşar Kemal’den tutun, eski devlet büyüklerine (!) kadar bir yığın insan toplanıyor. Hatta öyle ki eski MİT Müsteşar Yardımcısı Cevat Öneş bile PKK’nın taşeronlarına yaptırdığı toplantıya katılıyor. Toplantıyı adeta AKP iktidarıyla PKK birlikte düzenliyor.

 

Can o kadar çok seviniyor ki adeta manifesto gibi bir yazı kaleme alıyor. Başlığı: “Şimdi İttifak Vaktidir.” Can’a göre PKK’ya barış eli uzatan Mehmet Ağar, derin devleti yok edeceğini duyuran Tayyip Erdoğan ve PKK’ya karşı devlet adına özeleştiri veren eski MİT Müsteşar Yardımcısı Cevat Öneş ittifak yapmalıdır. Sağcılaşan ve milliyetçileşen Atatürkçülere karşı demokrasi cephesi kurulmalıdır. Gün bugündür.

 

Can bir muhaliftir. Bir demokrattır. Bir eylemcidir. Ama idolleri bir solcu için biraz gariptir. Biri eski içişleri bakanı, diğeri başbakan, öteki MİT yöneticisi. Hepsinin ortak özelliği Kürt-İslamcı olmaları… Ne insancıl, ne demokrat, ne muhalif yazar değil mi?

 

Bu MİT’çi sevgisinin nereden kaynaklandığını ise bambaşka bir yerden öğreniyoruz. Bülent Ecevit öldükten hemen sonra Can konuyla ilgili bir belgesel birkaç tane de haber yayınlıyor. Ecevit’in gizli arşivinde MİT ile ilgili belgeler varmış. MİT’i sağcılar ele geçirmiş. Can bunlardan bahsediyor.

 

MİT bu. Bazen bazılarının ağzından konuşur, kamuoyuna bilgi sızdırır. Ancak bu sefer anlaşılan Can kendi inisiyatifiyle davranmış olacak ki, MİT’in eski yöneticilerinden biri Nuri Gündeş az okunur bir dergiye Can ile ilgili bilgi sızdırıyor:

 

“Ana karargâhta idarî bir görevi vardı. Çalışkan ve temiz bir kişiliğe sahipti. Kendisini severim. Dündar bugünkü mevkisini babasına borçludur. Çünkü dar gelirine rağmen babası A.R. Dündar, oğluna iyi eğitim vermek için çırpınmış, Can Dündar’ı bugünkü mevkiine taşımıştı… Ecevit’in arşivinde birçok doküman olmasına rağmen MİT ile ilgili bir rapora yer vermesi Can Dündar için doğaldı. Babası benim personel başkanlığım zamanında işe alınmış bir teşkilat görevlisiydi.”

 

Nasıl ama? Tam MİT’çi üslubu… Araya mesaj sokuşturulmuş. Demek istiyor ki “senin bu mevkiiye gelmen baban sayesindedir. Yani baban MİT’çi olmasaydı sen böyle araştırmacı gazeteci falan olamazdın.” Sonra da ekliyor, “senin MİT ile ilgili haber yapman doğal çünkü bizimle baban kanalıyla da olsa bir bağlantın var. Ama kendine dikkat et tamam mı evlat?”

 

Aradan birkaç gün geçiyor ve meşhur Ergenekon savcısı Zekeriya Öz Can’ı çağırıyor. Savcı, Can’ın yıllar önce yazdığı Ergenekon isimli kitabı gündeme getiriyor. Can heyecanlı. Kim bilir belki de kendisine gizli tanıklık teklif edilecek.

 

Ama savcının soruları birden mecra değiştiriyor. Savcı bizzat Ergenekoncuların kitabı yazdırmış olabileceğini Can’a ima ediyor. Can telaşlanıyor. “Sorguda mıyım acaba?” diye kafasından geçiriyor.

 

İstihbarat dünyası ne karışık değil mi? Babasının mesleği Can’ı ne kadar çok etkiliyor değil mi?

 

Haydi Can, bir Aydo bir de Feto belgeseli yap

 

Sene 2008. Can 47 yaşında. Türkiye hızla değişiyor. Kürtçülük ve Atatürk düşmanlığı prim yapıyor. Can’ın Atatürk ve Cumhuriyet konulu belgeselleri de gittikçe ilginçleşiyor. Eskiden devrimcilikten kopuk, içi boş bir his yığınından ibaret olan belgeseller, gittikçe kör gözüne parmak misali açıkça Atatürk düşmanı ve karşı devrimci bir içerik kazanmaya başlıyor.

 

İnsanlar sinemada kuyruğa giriyorlar içeri girip ağlamak için. Atatürk’ü çok seven ama bir o kadar da bilinçsiz bir kadın yanındakine hislerini açıyor: “Ayy, ben Sarı Zeybek’te çok ağlamıştım… Şimdi de ağlayacağım. Selpağım yanımda. Duyduğuma göre benim kullandığım cep telefon hattının firması bu filme sponsor olmamış. Hemen telefonumu değiştireceğim.”

 

Dışarı çıkarken Atatürkçümüz gerçekten de ağlamaktadır. Ama sinirden. Parasını tam bir Atatürk düşmanlığına kaptırmıştır.

 

Can akıllıdır. İnsanlar bilinçsiz olduğu için bu filmi Atatürk’ü anlatan bir belgesel zannedip, kuyruğa girer. İlk birkaç gün yüz binler filmi izler. O kadar çok Atatürkçü oltaya takılmıştır ki; tarihteki en yaygın ve en başarılı Atatürk düşmanı propaganda yapılmış olur. Hem de Atatürkçüler kendi paralarıyla bu işi finanse eder.

 

Bir de üstüne üstlük rakip sermaye grubunun telefon hattını vurmak için kendi medya grubunu seferber etmiş, sözde Atatürkçü filme sponsor olmayan firmayı binlerce kişiye kınatmış, bir de mağduru oynamıştır. Üstüne üstlük bu haberler üstüne bir de yeni sponsor bulur. Ama aslında cep telefonu firması filmi önceden gördüğü için çekinmiş ve sponsor olmamıştır.

 

Kısa sürede filmin içeriği ortaya çıkar. Bu açıkça bir dolandırıcılıktır. Çünkü “Mustafa” belgesel değil, açıkça Atatürk karşıtı bir propaganda filmidir. Ama iş işten geçmiştir. Can cebini doldurmuştur. Bir sonraki belgeselin konusu bellidir: Fethullah Hoca Efendi… Ne ilginç değil mi? Atatürk’ün yüceliğinden eziklik çıkaracak kadar çapsız bir insan; büyük ihtimalle Fethullah’ın ezikliğinden yola çıkıp yüce bir şahsiyet portresi çizecektir. Bu sefer sponsorlar da garanti. Nasıl olsa tüm sermaye artık dincilerin elinde… Saf Atatürkçülerin bilet paraları da zaten cepte…

 

Merak ettiğimiz tek bir şey var. Koskoca Atatürk’ümüze “insani” olmak adına Mustafa deme cüretini gösteren Can, acaba Fethullah belgeseline “Feto” adını verebilecek mi? Belgeselde Fethullah’ın ABD’ye kaçmasına neden olan o meşhur Cumhuriyet düşmanı, kindar ve takiyeci söyleve yer verecek mi? Veya oturup kendi patronuyla ilgili senaryo yazabilir mi? Belgesel çekebilir mi? Adına “Aydın” diyebilir mi? Patronunun çocukluğuna ve bugününe dair o kadar çok dedikodu var ki. Malzeme bol. Cesaret edebilir mi?

 

Paranın “muhalifi”, hassas duyguların tüccarı… Ne çok yakışacak sana Fethullah belgeseli. O salya sümük ağlarken görüntüde, sen salya sümük ağlak sesinle konuşursun fonda… Geçen sefer Atatürkçüleri ağlatmıştın. Bu sefer müritler ağlaya ağlaya izlerler hoca efendilerinin “acı dolu ve erdemli” hayatını…

 

Ne belgesel ama değil mi Can? Senin hayatın da bu işte…

Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.