banner1

Can Dündar neden tutuklandı? Can Dündar ne kadar hapis yatacak

Can Dündar neden tutuklandı? Cumhuriyet Gazetesi Genel Yayın yönetmeni Can Dündar dün akşam saatlerinde tutuklandı. Durdurulan MİT tırları hakkında yaptığı haber nedeni ile hakkında 20 Mayıs günü soruşturma başlatılan Can Dündar ve Erdem Gül tutuklandı. Can Dündar ve Erdem Gül hakkında müebbet hapis istendiği iddiaları gündeme geldi. Can Dündar'ın ne kadar hapis yatacağı iddianamenin hazırlanmasının ardından belli olacak.

Can Dündar neden tutuklandı? Can Dündar ne kadar hapis yatacak

Can Dündar neden tutuklandı? Cumhuriyet Gazetesi Genel Yayın yönetmeni Can Dündar dün akşam saatlerinde tutuklandı. Durdurulan MİT tırları hakkında yaptığı haber nedeni ile hakkında 20 Mayıs günü soruşturma başlatılan Can Dündar ve Erdem Gül tutuklandı. Can Dündar ve Erdem Gül hakkında müebbet hapis istendiği iddiaları gündeme geldi. Can Dündar'ın ne kadar hapis yatacağı iddianamenin hazırlanmasının ardından belli olacak.

10 Kasım 2016 Perşembe 15:05
Can Dündar neden tutuklandı? Can Dündar ne kadar hapis yatacak

Can Dündar tutuklandı mı? Cumhuriyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni  Can Dündar ve gazetenin Ankara Temsilcisi Erdem Gül, MİT TIR'larıyla ilgili yayımladıkları haber ve görüntüler nedeniyle haklarında başlatılan soruşturma kapsamında tutuklandı. 20 Mayıs günü hakkında soruşturma başlatılan Can Dündar bugün tutuklandı. Can Dündar ve Erdem Gül'ün ne kadar hapis yatağı hazırlanan iddianamenin ardından belli olacak. 

 


Can Dündar'ın tutuklanıp tutuklanmadığı pek çok kişi tarafından merak ediliyordu. MİT Tırlarının durdurulmasının ardından yaptığı yayınlar nedeni ile hakkında soruşturma başlatılan Can Dündar tutuklandı. 

Cumhuriyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Can Dündar ve gazetenin Ankara Temsilcisi Erdem Gül, MİT TIR'larıyla ilgili yayımladıkları haber ve görüntüler nedeniyle haklarında başlatılan soruşturma kapsamında tutuklandı.

 

Demirtaş taziye polemiğiyle ilgili konuştu

MİT TIR'ları haberi nedeniyle haklarında soruşturma açılan Cumhuriyet gazetesinin Genel Yayın Yönetmeni Can Dündar ile Ankara Temsilcisi Erdem Gül hakkında tutuklama kararı verildi.

 

Gün içinde neler oldu


Cumhuriyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Can Dündar ve gazetenin Ankara Temsilcisi Erdem Gül, MİT tırlarıyla ilgili yayımladıkları  haber ve görüntüler nedeniyle haklarında başlatılan soruşturma kapsamında ifadelerini vermek üzere İstanbul Adliyesi'ne geldiler. Can Dündar ve Erdem Gül, "Devletin güvenliğine ilişkin bilgileri temin etme", "Siyasi ve askeri casusluk", "Gizli kalması gereken bilgileri açıklama", "Terör örgütünün propagandasını yapmak" ile suçlanıyorlar.

 

Gazeteci Can Dündar ve Erdem Gül haklarında yaklaşık 5,5 ay önce başlatılan soruşturma kapsamında İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı'nın daveti üzerine sabah saat 10.45'te İstanbul Adliyesi'ne geldiler. Dündar ve Gül'e, Hasan Cemal ile birlikte çok sayıda meslektaşı  ve CHP Milletvekilleri Mahmut Tanal, Enis Berberoğlu, Barış Yarkadaş, Sezgin Tanrıkulu, DİSK Genel Sekreteri Arzu Çerkezoğlu'nun aralarında bulunduğu çok sayıda kişi destek verdi.

 

İfade vermeden önce açıklama yaptılar


İfade vermeden önce adliye önünde basına açıklama yapan Can Dündar, "Biliyorsunuz MİT tırlarında silah taşındığına dair yaptığımız haberden dolayı bir soruşturma yürütülüyor. Bizzat Cumhurbaşkanı'nın şikayetçi olduğu bir soruşturma bu" dedi. "Gazeteciliği, halkın haber alma hakkını, kamuoyunun hükümet yalan söylüyorsa bunu bilme hakkını savunmaya geldiklerini" dile getiren Dündar, "Hükümetlerin hiçbir şekilde illegal yollara sapmaması gerektiğini göstermeye, kanıtlamaya, bunun savunmasını yapmaya geldik" dedi.

 

"Bu sır devlete ait bir sır mı?"


Cumhurbaşkanı'nın bu durumu kendi kişisel davası olarak ele aldığını, "Takipçisi olacağım" dediğini söyleyen Dündar, Cumhurbaşkanı'nın tek başına şikayetçi olmasının nedenini bilmediğini söyledi. Dündar, "Bu sır devlete ait bir sır mı? Kendi şahsi sırrı mı? Bunu da herhalde bu soruşturma gösterecek" dedi. Casuslukla suçlandıklarını ve Cumhurbaşkanı'nın "Vatana ihanet" dediğini belirten Dündar, "Bizler casus değiliz, hain değiliz, kahraman değiliz. Bizler gazeteciyiz. Burada yapılan şey de baştan sona gazetecilik faaliyetidir" diye konuştu. Cumhurbaşkanı'nın iddialarına ilişkin haklarında iki kez müebbet istendiğini belirten Dündar, olayın bu çapta büyümesini anlayabildiğini, çünkü ortada bir suçüstü olduğunu söyledi. Dündar, "Suçüstü yakalanmış bir hükümet var. Bunun yarattığı bir panik var. Bu anlaşılabilir birşey. Ama bütün bu soruşturma sürecinin bu paniği daha da büyüteceğini düşünüyorum. Bunu uluslararası boyuta taşıyacağını ve bize de burada gizli ibaresi altında yapılan silah ticaretini, insan ticaretini belgeleme ve bütün dünyaya kanıtlama şansı vereceğini düşünüyorum" dedi.

 

"Asıl suçluları değil, suçu ortaya serenleri soruşturma konusu yaptılar"


Cumhurbaşkanı'nın önceki gün "Silah taşınsa ne olur taşınmasa ne olur" ifadesinde bulunduğunu söyleyen Dündar, "Ben de aynı şekilde yayınlansa ne olur yayınlanmasa ne olur diyorum" dedi. TIRlar için önce gıda yardımı dediklerini, sonra içinde silah çıktığını, bunun da Türkmenlere gittiğini söylediklerini hatırlatan Dündar, "Başbakan Yardımcısı Tuğrul Türkeş 'Vallahi de billahi de Türkmenlere gitmiyordu' açıklamasını yaptı. Herhalde bizim soruşturmamızda gelip tanıklık yapacaktır. Bugünkü hükümet adına o sözünü tekrarlayacaktır diye düşünüyorum" diye konuştu. Dündar, "Türkmenler'in de bize gelmediğini söylemeleri üzerine bu kez asıl suçluları değil, bu suçu ortaya serenleri soruşturma konusu yaptılar" dedi.

 

"Devlet bir şey yapıyorsa milletin bunu bilmeye hakkı var"


Can Dündar, bir gazetecinin "Rus uçağının düşürülmesinin ardından MİT tırlarının, Türkmenler'e gittiği yönünde yapılan iddianın tekrar gündeme getirildiği gün ifadeye çağrılmasını nasıl değerlendirdiğini" sorması üzerine ise "Hikmet diyelim. Biliyorsunuz bazı tırlar tekrar bombalandı Rus uçakları tarafından. Devlet birşey yapıyorsa milletin bunu bilmeye hakkı var. Çünkü bu devlet bizim devletimiz. Ve biz de gazeteci olarak milet adına kamuyu denetlemekle görevliyiz. Bu kez karşılarında hemen sinmeye hazır gazeteciler yok. Bu kez kararlılıkla bu işi takip edecek, dik duracak, sonuna kadar arkasında duracak gazeteciler var" diye konuştu.

 

Mahkemeye sevk edildiler


Can Dündar ve Erdem Gül tutuklama talebiyle mahkemeye sevk edildi. Gazeteci Can Dündar ve Erdem Gül'ü tutuklama istemiyle mahkemeye sevkeden savcılık,  "Silahlı Terör Örgütü Üyeliği, Siyasal ve Askeri Casusluk, Gizli Kalması Gereken Bilgileri Açığa Çıkarmak" suçlarının işlediğini iddia ediyor.

 

Duruşmaya ara verildi


Nöbetçi mahkeme, sorgusu tamamlanan gazeteci Can Dündar ve Erdem Gül ile ilgili kararını açıklamak üzere duruşmaya ara verdi.



AK Parti-Gülen Cemaati Çatışması, önderliğini Fethullah Gülen'in yaptığı Gülen hareketi ile AK Parti hükûmeti arasında yaşanan; medya, sosyal medya, emniyet, yargı ve yasa değişiklikleri yoluyla genişleyen çatışmalar süreci. Dershanelerin kapatılması yönündeki girişimler ve 3 bakanın istifa etmesine neden olan 17 Aralık yolsuzluk soruşturması ile açık bir çatışmaya dönüşen süreç, AK Parti'nin çok sayıda polisi görevden alması, sosyal medyaya düşen kasetler, HSYK kanununun değiştirmesi ile devam etti.

CAN DÜNDAR KİMDİR? 

“MİT”çi bir babanın 

“solcu” oğlu: Can

 

Can Dündar annesi ve babası ile.

 

Can Dündar annesi ve babası ile.

 

Bir belgesel de Can’a

 

Her an ağlamaya hazır, çok içten ama bir o kadar da anlamsız bir ses tonu konuşur: “60’larda, 6’ıncı ayın 16’sında, saat 6’yı 56 geçe, 06 trafik kodlu şehirde doğdum. Bu 6’lar hayat boyu peşimi bırakmadı...”

 

Bol dokunaklı fon müziği devreye girer:

 

“Haha-ha-ha-ha, dıydıy-dıy-dıy-dıy” Üstten titrek ses konuşmayı sürdürür.

 

Ne bu şimdi diye soruyorsanız; belgesel. Ama bu sefer ki belgeselin konusu Can… Can’ın kendi ifadesiyle: “Annem babam memurdu.” (Kemanlı müzik yine devreye girsin; Can’ın “memur” anne ve babasıyla fotoğrafı ekrana yansısın.)

 

Nasıl senaryo ama? Adam kendi belgeselini bile yapmış. İnternet sitesinde dokunaklı cümlelerle kendi yaşam öyküsünü adeta senaryolaştırmış.

 

Şimdi Can gibi hassas bir insan olsak; ne güzel ne hoş bir cümle deriz. Ama adamın ilk cümlesindeki çelişki dikkatimizi çekiyor. Birincisi hayatında 6’ların öneminden bahsediyor. Oysa söz konusu olan sayılar 60, 56 ve 16. Yani 6 değil. İkincisi hayatında 6 niye önemli bu açıklanmamış. Üçüncüsü önemli olsa ne yazar? Bize ne?

 

Ama Can’ın kişiliği kendini burada ele veriyor. Hassas bir araştırmacı(!) kendisi… En insani detaylar bile gözünden kaçmıyor. Bu detaylardan sonuç çıkarıyor. Belgesellerinin yöntemi de bu. Sürekli yalan yanlış bilgiler sıralanıyor. Belgesel konusu kişi hakkında “insani” bir detay yakaladığını düşünüyor. Sonra bu detaylardan bir sonuca ulaşıyor. Ama sonuç uydurma. Can’ın kendi kafasındaki komplekslere uyuyor ama gerçek hayata uymuyor.

 

Olsun! Belgeselcimiz gerçeğin bittiği yere bir romatik müzik bir de ezik sesinden koyuverir olur biter. Nasıl olsa izleyici onun hassas ruhuna güvenmektedir. Saplar ve samanlar birbirine karışsa fark etmez. Hepimizin gözü yaşarmıştır. Ama neden belli değil. Belgeselde anlatılanlara mı, yoksa fondaki ezik sesli adama mı üzülüyoruz, meçhul.

 

Mehmet Ali Birand Can Dündar

 

Mehmet Ali Birand ve Can Dündar

 

MİT’çinin sevgiye muhtaç çocuğu

 

Tabii dedik ya biz pek o kadar hassas değiliz. Can’ın kaleme aldığı kendi yaşam öyküsü hemen bizi rahatsız ediyor. Tutarsızlıklar, içten cıvıklıklarla kapatılmaya çalışılan bazı açıkta kalmış sorular gözümüze çarpıyor.

 

Can’a bakarsak memur bir anne ve memur bir babanın çocuğu kendisi... Memur deyince aklınıza ne gelir? Belki bir öğretmen; belki dar gelirli bir kamu çalışanı… Can’a öğretmen anne baba ne çok yakışırdı değil mi? Görüşlerinden dolayı sürgün olarak il il dolaşan anne ve babasının peşinde Anadolu’nun dar yollarında hayallerini harcayan bir öğretmen çocuğu. Nasıl? Tam Can’a göre.

 

Yok ama öyle değil. Can’ın memur deyip geçtiği meslek, bizim bildiğimizden daha farklı bir şey. Can’ın babası A. R. Dündar. Bir MİT memuru... Yani daha açık söyleyelim; MİT ajanı. Fonda müzik çalsın. Şok gerçek açıklansın.

 

Çok kötü bir şey mi bu? İnsan babasını seçebilir mi? Ama hassasiyet arkasına saklanmış iki yüzlülük kötü bir şey. Bir kompleks midir bilemeyiz ama daha o yıllarda Can’da devrimcilik ve solculuk için sahte bir ilgi peydahlanmış. Kızdığımız bu. Yaz kardeşim adam gibi özgeçmişini. MİT’çi bir ailenin çocuğuysan bunu niye saklarsın? Bir de sakladığın gibi niye tersinden bir mizanpaj yaratırsın. Can’ın aşağıda ifadelerine bakın: “Annemin “daire”sinde, facit hesap makinalarıyla, DMO damgalı daktilolar arasında büyüdüm. Yandaki bina Tuslog’tu. Birtakım kızgın gençler üç günde bir gelip bağırır, çağırır, taşlarlardı. 68 kuşağıyla orada tanıştım.”

 

Şimdi bu cümleyi gerçekleri bilmeden okuyan, Can’ın daha çocuk yaşta solcularla birlikte anti-Amerikan eylemlere katılıp, Amerikan kurumlarını taşladığını zanneder.

 

Oysa tabii biz belgeselciyiz ya, Can’ın anlatmadığı gerçeklerin peşindeyiz. Babası MİT’te çalışan bu hassas çocuğun annesi de anlaşılan kontrgerillanın ilk merkezi olarak bilinen meşhur Amerikan Lojistik Gruplar Karargahı Tuslog’ta veya oraya çok yakın bir kurumda çalışmaktadır.

 

Yani kısacası memur çocuğu deyip geçmeyin. Araştırmacı bir ailenin çocuğudur Can.

 

Can’ın babası söylenenlere göre sorgucu ve işkenceci değilmiş. Tabii nereden bilebilirsiniz ki böyle şeyleri? A. R. -hâlâ açık ismini öğrenemedik- araştırma bölümünde çalışırmış. Sabahtan gece geç saatlere kadar arşivde incelemeler yapar, dosyalar hazırlarmış.

 

Kim bilir, belki de bu parlak gazetecinin araştırma yeteneği ve merakı babasından gelmekteydi.

 

Ancak Can babasını çok göremez. Bu kadar çok sevgiye muhtaç olması, sürekli ezik bir ruh hali ve ses tonu taşıması, her şeyi aşırı cıvık bir “insaniyet” maskesiyle süslemesi belki de bundandır.

 

Nasıl hikâye ama? Sert mizaçlı, aşırı çalışkan MİT’çi babanın sevgiye muhtaç oğlu… Babasından “araştırmacılık” özelliğini alır. Babasından bulamadığı sevgiyi de belki de araştırmalarına, belgesellerine katmak istemektedir. Osulu ve hassas tarzın kökenlerini belki de çocukluğunda aramamız lâzımdır Can’ın… Sevgiye açtır bu çocuk. O yüzden ezikliği bir meziyet kabul eder. Atatürk gibi yüce bir liderde bile ezik bir çocuk arar. (dokunaklı müzik yine devreye girebilir: Dıydıy-dıy-dıy-dıy.)

 

Muhalife bak, çay demle

 

Şu taş atan 68’li devrimcilere geri dönelim. Kim bilir belki de taşlanan Can’ın annesinin veya babasının binasıdır.

 

Ama şundan eminiz. Babası kesinlikle o devrimcilerin peşindedir. Ne de olsa adamın mesaisi budur. Can’daki bu sol kompleks acaba babasının devrimcilere düşman bir kurumda çalışmasından mı gelmektedir? Kendisinin hiçbir sosyalist ve devrimci geçmişi olmamasına rağmen kafayı devrimcilere takar. Yıllarca Atatürk ve Deniz gibi devrimcilerle uğraşır. Belgeseller yapar. Onları “insani ve zayıf” yönleriyle bize tanıtmaya çalışır. Biz iyi tanımamaktayızdır ya! Hep devrimcileri putlaştırmaktayızdır! Bir tek Can çok insani olduğu için bizi yanılgılarımızdan kurtarma derdindedir.

 

Can hayatı boyu çok solcu ve kendi deyimiyle çok “muhaliftir.” Ama tabii bu hep öykünme düzeyindedir. Çünkü o fırtınalı yıllarda liseye ve üniversiteye gitmesine rağmen ne hikmetse tek bir eyleme karışmadan paçayı sıyırır. Demek ki muhalifimiz baba nasihati dinlemektedir.

 

Yine de bu kuru gençlik hayatından bir sol destan yaratma eğilimi yok değildir: “İlk şiirleri halam fısıldadı kulağıma... Nazım Hikmet’in “Seçmeler”ini getirip evde ulu orta okumaya başladı. Etraftaki tedirginlikten anladım bu işte bir terslik olduğunu... Az önce bir örneğini gördüğünüz devrik cümle alışkanlığım o zaman başladı.”

 

Nasıl ama? Anlaşılan sülalede tek solcu halaymış. Hepimiz Nazım okuduk ama devrimciliği ve solculuğu öğrendik onun şiirlerinden. Bizim Can’ın öğrendiği tek şey devrik cümle kurma saplantısı.

 

Araya 12 Eylül girer. İnsanların katledildiği, kaybedildiği, işkencelerden geçirildiği bir dönemdir. Bu “hassas” dönem hassas Can’ı derin acılar içinde bırakır: “Ben üniversitede cübbe giyip diploma töreni yaşayamamıştım.”

 

Ama muhalifimiz bu travmaya(!) rağmen yılmaz. Solcu ve ilerici insanların üniversitelerden atılıp hapislere tıkıldığı bu yıllarda, devletten sağlam bir burs kapar, İngiltere’de gazetecilik eğitimi alır.

 

Kendi ifadesiyle “burslu bir muhaliftir” artık. Yine uslu durmaz: “İçerde Başbakan Turgut Özal, Margaret Thatcher’la görüşüyor. Bendeniz Nokta Dergisi muhabiri olarak izliyorum. Türkiye hala insan hakları ihlalleriyle gündemde.... Özal çıkışta ‘İnsan hakları konuları gündeme gelmedi’ diyor. Oysa acar muhabirimiz gezinin ardından Thatcher’ın Lordlar Kamarası’na yolladığı bir mektubu ele geçiriyor. Diyor ki Thatcher: ‘Özal’la görüşürken insan hakları konusuna girdim. Kendisi konunun önemini kavramış gözüküyordu.’ Haber, 16 Mart 1986 tarihli Nokta’da patlıyor. Ve ben Basın Yayın’dan bursluyum. İyi mi?”

 

İyi çok iyi de; tabii insan merak ediyor. Herhalde James Bond değil bu Can. O mektubu İngiliz devleti buna sızdırmış belli. Ama aynı zamanda Türk devletinden de burslu. O zaman belki de MİT sızdırmıştır. Bunları biz asla bilemeyiz. Can gibileri kadar iyi “araştırmacı” değiliz.

 

Ama soru sormayı biliriz. Bu “muhalif” nasıl olmuş da bursunu koruyabilmiş. Dediğimiz gibi 12 Eylül süreci. Hepsini bir yana bıraktık, olaydan iki yıl sonra gelip TRT’ye kapağı atmış. Demek ki muhalifimiz başından beri hep aynıdır. Ya çok “şanslı” bir muhaliftir başı hiç derde girmez; ya da birilerinin kucağında muhaliflik ve şirinlik yapmaktadır.

 

Hırsız habercinin çömezi

 

TRT serüveni başlar. Önemli bir duayenin yanında çömezdir. Öyle ki çalıştığı programın yapımcısı hakkında iddialar hiç bitmez. Bu adam PKK terörünün en kanlı döneminde, gidip Bekaa’ya terörist başıyla görüşebilen (ve böylelikle bir gelenek başlatan), ama yine de devlet televizyonunda program yapabilen bir isimdir.

 

Kimisi Can’ın patronunu yabancı devlet ajanlığıyla suçlar. Resmi devlet belgelerinde PKK işbirlikçisi olarak geçer. Kimisi ise bu adamın çalıştığı devlet kurumu TRT’yi resmen soyduğunu iddia eder. Üstüne üstlük bu olaydan hüküm bile giyer.

 

Kısacası Can’ın gazetecilik hocası en az Can kadar ilginç biridir. Ama yine Can gibi korunanlardandır. Ne yaparsa yapsın dokunulmazlar vardır ya. Ne rahat ve ne zevklidir böyleleri için “muhaliflik” kim bilir?.. Belgesel kariyeri de bu patronun kanatları altında başlar.

 

Önce Demokrat Parti ile ilgili bir belgesel, ardından güzellik kraliçeleriyle ilgili başka bir tane.

 

Ama Can esas voliyi Atatürk’ü anlattığı “Sarı Zeybek” isimli belgeselle vurur. Dokunaklı ses, arkada Atakoğlu’nun müziği, sararmış fotolar… Vatandaş zaten Ata’sını özlemiş. Biraz da duygusalız. Millet ağladıkça ağlar. Aslında belgeselde hiçbir şey yoktur. Gerçekten de Atatürk gibi bu kadar dolu ve büyük bir insandan bu kadar boş bir belgesel nasıl çıkar merak edilecek sorudur.

 

Sonuçta Can yeteneğini göstermiştir. Sesinin titrekliği, müzik seçimleri, metindeki devrik cümleler… Bu öyle bir formattır ki, yüzlerce kez tekrarlanabilir. Bu düzeyde “hassas” ve yüzeysel izleyici her zaman bulunabilir.

 

Hele bir de söz konusu olan Atatürk’ten para kazanmaksa… Ne güzel değil mi? Hem Atatürk’e ve Atatürkçülüğe karşı çık, hem de insanlardaki Atatürk ve Cumhuriyet sevgisini sömür ve para kazan. Bu oyun yıllarca devam eder. Belgeseller birbirini kovalar.

 

2. Cumhuriyetçi, Ermenici, Kürtçü, AKP’ci muhalif

 

Can da kariyerine kariyer katmaya devam eder. Artık o sadece bir TRT muhabiri değildir. Özel kanallarda program hazırlamaktadır. Dergilerde, gazetelerde köşe yazısı yazmaktadır.

 

Nerede Kürtçü bir metin var altında imzası vardır. AKP’nin en hızlı destekçilerindendir. Ermenicilerin en önde gidenlerindendir. İktidarla içli dışlıdır ve en paralı medya grubundan sağlam maaşı vardır artık.

 

Ama aynı zamanda “muhalif” olmaya devam eder. Bir de bulmuştur bizim Atatürkçüleri, dünyanın en saf kitlesini. Her yıl bir belgesel yapar. Köy Enstitüleri, Atatürk dönemi, Cumhuriyet yılları, vesaire… Para kazanır.

 

Çok büyük bir demokrat ve hümanisttir. Bu alanda şampiyondur. Ama aynı zamanda Türk halkının bir tepkisini, bir protestosunu gördüğünde dayanamaz. Diktatör bir yasakçı kesilir: “Bu filmi sansürleyin, bu gösterileri yasaklayın, tribünleri kapatın…”

 

Niye? Çünkü o çok insanidir. Türkler ise insanlık karşıtı, ırkçı ve linççi tepkiler göstermektedir. Bunlar şiddet içermeyen eylemler olabilir. Ama özünde böyle bir eğilim içermektedir. Çünkü işin içinde Türk vardır.

 

Ama en kanlı terör eylemlerini düzenleyen PKK’nın kurduğu “barış meclisi”nde yer almak onun için bir onurdur. Çünkü bu tür muhalifliğin zarar vermeyeceğini iyi bilir. Gün “barışçı”, Kürtçü ve Ermenici olma günüdür.

 

MİT’in “solcusu”

 

Aradan yıllar geçiyor. Ama Can’ın asla içinden atamadığı bir duygu… MİT sempatisi. Bu gizli ama belki de babasına olan hasreti kadar derin bir duygu.

 

PKK’nın tepesindeki terörist başı Apo, örgüt üyelerine avukatları kanalıyla talimat gönderiyor: “Güdümümüzdeki sivil toplum örgütleri, aydınlar ve legal yapılanmalarımızla birlikte bir Barış Meclisi toplayın.”

 

Terör örgütü hemen talimatı uyguluyor. Ankara’da Yaşar Kemal’den tutun, eski devlet büyüklerine (!) kadar bir yığın insan toplanıyor. Hatta öyle ki eski MİT Müsteşar Yardımcısı Cevat Öneş bile PKK’nın taşeronlarına yaptırdığı toplantıya katılıyor. Toplantıyı adeta AKP iktidarıyla PKK birlikte düzenliyor.

 

Can o kadar çok seviniyor ki adeta manifesto gibi bir yazı kaleme alıyor. Başlığı: “Şimdi İttifak Vaktidir.” Can’a göre PKK’ya barış eli uzatan Mehmet Ağar, derin devleti yok edeceğini duyuran Tayyip Erdoğan ve PKK’ya karşı devlet adına özeleştiri veren eski MİT Müsteşar Yardımcısı Cevat Öneş ittifak yapmalıdır. Sağcılaşan ve milliyetçileşen Atatürkçülere karşı demokrasi cephesi kurulmalıdır. Gün bugündür.

 

Can bir muhaliftir. Bir demokrattır. Bir eylemcidir. Ama idolleri bir solcu için biraz gariptir. Biri eski içişleri bakanı, diğeri başbakan, öteki MİT yöneticisi. Hepsinin ortak özelliği Kürt-İslamcı olmaları… Ne insancıl, ne demokrat, ne muhalif yazar değil mi?

 

Bu MİT’çi sevgisinin nereden kaynaklandığını ise bambaşka bir yerden öğreniyoruz. Bülent Ecevit öldükten hemen sonra Can konuyla ilgili bir belgesel birkaç tane de haber yayınlıyor. Ecevit’in gizli arşivinde MİT ile ilgili belgeler varmış. MİT’i sağcılar ele geçirmiş. Can bunlardan bahsediyor.

 

MİT bu. Bazen bazılarının ağzından konuşur, kamuoyuna bilgi sızdırır. Ancak bu sefer anlaşılan Can kendi inisiyatifiyle davranmış olacak ki, MİT’in eski yöneticilerinden biri Nuri Gündeş az okunur bir dergiye Can ile ilgili bilgi sızdırıyor:

 

“Ana karargâhta idarî bir görevi vardı. Çalışkan ve temiz bir kişiliğe sahipti. Kendisini severim. Dündar bugünkü mevkisini babasına borçludur. Çünkü dar gelirine rağmen babası A.R. Dündar, oğluna iyi eğitim vermek için çırpınmış, Can Dündar’ı bugünkü mevkiine taşımıştı… Ecevit’in arşivinde birçok doküman olmasına rağmen MİT ile ilgili bir rapora yer vermesi Can Dündar için doğaldı. Babası benim personel başkanlığım zamanında işe alınmış bir teşkilat görevlisiydi.”

 

Nasıl ama? Tam MİT’çi üslubu… Araya mesaj sokuşturulmuş. Demek istiyor ki “senin bu mevkiiye gelmen baban sayesindedir. Yani baban MİT’çi olmasaydı sen böyle araştırmacı gazeteci falan olamazdın.” Sonra da ekliyor, “senin MİT ile ilgili haber yapman doğal çünkü bizimle baban kanalıyla da olsa bir bağlantın var. Ama kendine dikkat et tamam mı evlat?”

 

Aradan birkaç gün geçiyor ve meşhur Ergenekon savcısı Zekeriya Öz Can’ı çağırıyor. Savcı, Can’ın yıllar önce yazdığı Ergenekon isimli kitabı gündeme getiriyor. Can heyecanlı. Kim bilir belki de kendisine gizli tanıklık teklif edilecek.

 

Ama savcının soruları birden mecra değiştiriyor. Savcı bizzat Ergenekoncuların kitabı yazdırmış olabileceğini Can’a ima ediyor. Can telaşlanıyor. “Sorguda mıyım acaba?” diye kafasından geçiriyor.

 

İstihbarat dünyası ne karışık değil mi? Babasının mesleği Can’ı ne kadar çok etkiliyor değil mi?

 

Haydi Can, bir Aydo bir de Feto belgeseli yap

 

Sene 2008. Can 47 yaşında. Türkiye hızla değişiyor. Kürtçülük ve Atatürk düşmanlığı prim yapıyor. Can’ın Atatürk ve Cumhuriyet konulu belgeselleri de gittikçe ilginçleşiyor. Eskiden devrimcilikten kopuk, içi boş bir his yığınından ibaret olan belgeseller, gittikçe kör gözüne parmak misali açıkça Atatürk düşmanı ve karşı devrimci bir içerik kazanmaya başlıyor.

 

İnsanlar sinemada kuyruğa giriyorlar içeri girip ağlamak için. Atatürk’ü çok seven ama bir o kadar da bilinçsiz bir kadın yanındakine hislerini açıyor: “Ayy, ben Sarı Zeybek’te çok ağlamıştım… Şimdi de ağlayacağım. Selpağım yanımda. Duyduğuma göre benim kullandığım cep telefon hattının firması bu filme sponsor olmamış. Hemen telefonumu değiştireceğim.”

 

Dışarı çıkarken Atatürkçümüz gerçekten de ağlamaktadır. Ama sinirden. Parasını tam bir Atatürk düşmanlığına kaptırmıştır.

 

Can akıllıdır. İnsanlar bilinçsiz olduğu için bu filmi Atatürk’ü anlatan bir belgesel zannedip, kuyruğa girer. İlk birkaç gün yüz binler filmi izler. O kadar çok Atatürkçü oltaya takılmıştır ki; tarihteki en yaygın ve en başarılı Atatürk düşmanı propaganda yapılmış olur. Hem de Atatürkçüler kendi paralarıyla bu işi finanse eder.

 

Bir de üstüne üstlük rakip sermaye grubunun telefon hattını vurmak için kendi medya grubunu seferber etmiş, sözde Atatürkçü filme sponsor olmayan firmayı binlerce kişiye kınatmış, bir de mağduru oynamıştır. Üstüne üstlük bu haberler üstüne bir de yeni sponsor bulur. Ama aslında cep telefonu firması filmi önceden gördüğü için çekinmiş ve sponsor olmamıştır.

 

Kısa sürede filmin içeriği ortaya çıkar. Bu açıkça bir dolandırıcılıktır. Çünkü “Mustafa” belgesel değil, açıkça Atatürk karşıtı bir propaganda filmidir. Ama iş işten geçmiştir. Can cebini doldurmuştur. Bir sonraki belgeselin konusu bellidir: Fethullah Hoca Efendi… Ne ilginç değil mi? Atatürk’ün yüceliğinden eziklik çıkaracak kadar çapsız bir insan; büyük ihtimalle Fethullah’ın ezikliğinden yola çıkıp yüce bir şahsiyet portresi çizecektir. Bu sefer sponsorlar da garanti. Nasıl olsa tüm sermaye artık dincilerin elinde… Saf Atatürkçülerin bilet paraları da zaten cepte…

 

Merak ettiğimiz tek bir şey var. Koskoca Atatürk’ümüze “insani” olmak adına Mustafa deme cüretini gösteren Can, acaba Fethullah belgeseline “Feto” adını verebilecek mi? Belgeselde Fethullah’ın ABD’ye kaçmasına neden olan o meşhur Cumhuriyet düşmanı, kindar ve takiyeci söyleve yer verecek mi? Veya oturup kendi patronuyla ilgili senaryo yazabilir mi? Belgesel çekebilir mi? Adına “Aydın” diyebilir mi? Patronunun çocukluğuna ve bugününe dair o kadar çok dedikodu var ki. Malzeme bol. Cesaret edebilir mi?

 

Paranın “muhalifi”, hassas duyguların tüccarı… Ne çok yakışacak sana Fethullah belgeseli. O salya sümük ağlarken görüntüde, sen salya sümük ağlak sesinle konuşursun fonda… Geçen sefer Atatürkçüleri ağlatmıştın. Bu sefer müritler ağlaya ağlaya izlerler hoca efendilerinin “acı dolu ve erdemli” hayatını…

 

Ne belgesel ama değil mi Can? Senin hayatın da bu işte…


 

TIR krizi

1 Ocak 2014'te Hatay'da,[88] 19 Ocak 2014'te Adana'da silah yüklü oldukları iddiasıyla durdurulan ve arama yapılmaya çalışılan TIR'lar bir başka krize neden oldu. Hatay'da durdurulan TIR'ın aranmasına MİT görevlileri izin vermedi ve arama yapan savcının görev yeri değiştirildi.[90] Adana'da durdurulan TIR'ların ise MİT'e ait olduğu Adana Valiliği tarafından açıklandı.[89] Hükûmet sözcüsü Hüseyin Çelik TIR'lardaki malzemenin devlet sırrı olduğunu, savcının haddini bilmediğini söyledi ve olayın nedenine ilişkin şöyle konuştu Şu sıralar meydana gelen tüm olaylarda Hükûmet ile Cemaat arasındaki çatışmadan dolayı, kavgadan dolayı deniliyor. Bu arkadaş gerçekten bir Cemaat mensubu mudur, bunu da bilmiyorum. Olduğunu varsayın. Türkiye’de son günlerde olan hadise şudur; birileri Cemaat’in gücünden yararlanarak, Cemaat’i manivela olarak kullanıp taşları yerinden oynatmaya, siyaseti dizayn etmeye çalışıyor.[91] Başbakan Erdoğan da, kendi izni olmadan MİT'e ait TIR'ların aranamayacağını, bunun "paralel yapılanmanın diğer bir versiyonu" ve "kısa bir zaman önce atılan adımın devamı" olduğunu söyledi.[92] Daha sonraki haftalarda ise üslubunu daha da sertleştirerek TIR'ları arama girişiminin "vatana ihanet" olduğunu, şu sözlerle ifade etti: O paralel savcı operasyon yapıyor. MİT mensuplarına silah doğrultuyorlar. Yere yatırıyor, tekmeliyorlar. Kimin talimatıyla oluyor bu? Emniyetin, jandarmanın, yargının içine sızan paralellerin talimatıyla oluyor. İşte bunlar, yurt dışındaki odaklardan talimat alarak, kendi ülkelerinin istihbarat teşkilatına silah doğrultacak kadar vatana ihanet içindeler. Ey paralel yapının savcısı, iznim olmadan MİT'e müdahale edemezsin. Bu ne cesarettir. Bu millet, bunu affetmez. Bu ihanetin, bu ajanlık faaliyetinin, hesabını hepsinden hesabını soracağız. Kim adına yapıyorlar, ortaya çıkacak. Talimat veren elebaşılarından da soracağız. Ama biz sabırlıyız.[93]

 

Emniyet ve HSYK'de değişiklikler

Arka arkaya yapılan operasyon ve operasyon girişimleri sürerken, Emniyet Müdürlüğü bünyesindeki çok sayıda Polis başka görevlere verildi. 17 Aralık'tan sonraki 35 gün içinde 5.000 Polisin yeri değiştirildi. İçişleri Bakanı Efkan Ala, 22 Şubat 2014'te katıldığı bir televizyon programında[96] yaptığı açıklamada, yaklaşık 1000 Polisin 17 Aralık süreci içerisinde başka görevlere tayin edildiğini, 5000 kişinin ise rutin olarak görev yerinin değiştirildiğini, bunun 260 bin kişilik teşkilat içinde oldukça küçük bir yüzde olduğunu söyledi.[97] HSYK yasasında yapılacak değişiklik tartışmaları sürerken HSYK 1. Daire'de hükûmetin yapmak istediği değişikliklere karşı çıkmış üyeler değiştirildi  ve ardından İstanbul adliyesinde bir dizi değişikliğe gidildi. Erdoğan daha sonraki günlerde (6 Mart) Gülen Cemaatinin yargıyı ele geçirmiş olduğunu şu biçimde ifade etti: "2010 referandumu, onların dikkat ederseniz onların çok çırpındığı bir referandum oldu. Sizlerden de bir adım önde gittiler. Meğerse bu iyi niyetli değilmiş. Şimdi onları düşünüyorum. Niye iyi niyetli değilmiş. Çünkü o referandumda bunların tek hedefleri vardı. İdari ve adli yargıyı ele geçirmek. Ve bunu başardılar. Az veya çok başardılar."[102] Aynı konuşmasında neden HSYK'dan başladıklarını ise şöyle açıkladı: Niye biz olaya HSYK'den başladık? Çünkü alt derece mahkemelerde herhangi bir cezai müyeyyide uygulayamıyorsunuz. Bir defa kapanın elinde kalıyor, istediğini istediği zaman, istediği şekilde dinleyebiliyor. Sadece dinleme değil, ortam, görüntüleme hepsi var. Bunların hepsini yaptılar ve yapıyorlar.

 

ÖYM'lerin kaldırılması, İnternet ve MİT Yasasında değişiklikler

Yargıda yapılan bir diğer önemli değişiklik de Yeni Demokratikleşme Paketi çerçevesinde Özel Yetkili Mahkemelerin (ÖYM) kaldırılması oldu. Bir torba yasa içinde 21 Şubat 2014'te meclisten geçen değişiklik aynı zamanda azami tutukluluk sürelerini 5 yılla sınırlayarak Ergenekon ve Balyoz gibi davalardan uzun süreden beri cezaevinde yatanların dışarı çıkabilmesini sağladı.[103] 25 Şubat'ta İnternet alanında yeni düzenlemeler yapan ve TİB başkanına yeni yetkiler veren bir İnternet yasası mecliste kabul edildi.[104] 24 Şubat'ta ise MİT'e daha geniş yetkiler veren ve çalışma alanını genişleten MİT yasası meclis içişleri komisyonundan geçirildi[105] ancak meclisten geçirilmesi yaklaşan yerel seçimlerin sonrasına bırakıldı.[106]

 

Tape depremi

25 Şubat 2014 günü akşam saatlerinde sosyal medyada yayınlanan bir ses kaydı Türkiye'nin gündemine yerleşti. "Başçalan" isimli bir kullanıcı tarafından Youtube'a yüklenen ses kaydı,[107] ertesi gün Kemal Kılıçdaroğlu tarafından da mecliste dinlettirildi,[108] 17 Aralık'ta kaydedildiği ileri sürülen ses kaydında Erdoğan, oğlu Bilal'i arayarak evlerinde bazı bakanların oğullarının evlerine operasyon yapılmakta olduğunu ve evlerine sakladıkları paraları bulundukları yerden taşıyarak hemen sıfırlamalarını istiyordu.[109] Erdoğan, bu tapenin "alçakça, hayasızca, edepsizce bir montaj" olduğunu, "bu dinlemelerin arkasındaki paralel yapının elebaşı" olduğunu[110] ve "ses kayıtlarının montaj olduğunun kanıtlarını göstereceklerini ayrıca hukuki süreci başlatacaklarını ifade etti" CHP lideri Kılıçdaroğlu, Erdoğan'a seslenerek "yarın, öbür gün yeni şeyler de çıkacak. Benim sana tavsiyem, helikopteri al, ya yurtdışına kaç ya Başbakanlık’tan istifa et” çağrısı yaptı. MHP lideri Bahçeli ise, Erdoğan'ın oğluyla yaptığı telefon konuşmasının akıllara durgunluk verdiğini belirterek "17 Aralık operasyonunu haber alır almaz korkuya kapılan Başbakan’ın, yolsuzluktan elde ettiği ve nakit olarak değişik aile fertleri aracılığıyla sakladığı milyarlarca liranın derdine düşmesi skandalla bile izah edilemeyecek bir rezillik olarak tarihe geçmiştir." dedi.

 

Bu dinlemelerin "Selam" adlı bir islami örgütü dinleme gerekçesiyle yapılmış olduğu ve Star gazetesine göre 2.280 kişinin,[114] Yeni Şafak'a göre 7.000 kişinin,[115] Sabah'a göre ise 20.000 kişinin[116] dinlendiği ileri sürüldü. Ancak sonraki günlerde dinlenen kişi sayısı ile ilgili iddialar giderek büyüdü. Yeni Şafak, 27 Şubat 2014'te "Paralel Yapı"'nın 100 bin kişiyi dinlenmiş olabileceğini yazdı. Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı, 7 Mart 2014'te yaptığı açıklamada 2012 ve 2013'te 509 bin kişinin dinlenmiş olduğunu, bu iki yılda telefon dinlemek için 217.863 mahkeme kararı çıkarılmış olduğunu belirtti.

 

2014 Yerel Seçimleri

30 Mart 2014'te yapılan yerel seçimlerde, Adalet ve Kalkınma Partisi % 44'lük bir oy oranı ile zafer elde etti.[119] Seçim başarısının ardından bir balkon konuşması yapan Erdoğan "paralel yapı" ile mücadele edeceklerini "Devletin içinde devlet olmaz. Hangi kurumumuzun içine girmişlerse girmişler. Bizler de iyi niyetimizin kurbanı olduk. Ama artık bunları ayıklama zamanı gelmiştir hukuk içinde." sözleriyle tekrarladı.[120] 7 Nisan 2014'te partisinin grup toplantısında yaptığı konuşmada ise daha sert ifadeler kullandı: "Halkımız bize paralel yapıyla mücadele talimatını verdi. Vatana ihaneti artık tescillenen bu yapının tasviyesi için millet bize yetki verdi. Yapılan ihaneti unutmayacağız",[121] Paralel yapının MİT TIR'larına yaptığı saldırıyı, devletin en gizli görüşmelerini kaydedip yayınlamasını, arkadaşlarıma yaptığı ahlaksızlığı asla sineye çekmeyeceğiz. Bu noktada hukuk ve demokrasiden taviz vermeyeceğimizi vurgulamak istiyorum. Sorumluların hepsi yargı önünde hesap verecekler. Fakat, altını çiziyorum kendi paralel yargıları önünde değil milletin yargısı önünde hesap verecekler."[122]

 

Gülen Cemaati'nin silahlı örgütü Ötüken iddiası

14 Nisan 2014'ta Akşam gazetesi Balyoz davası sanığı emekli hakim Ahmet Zeki Üçok'un iddialarını manşetine taşıdı.[123] Buna göre "paralel yapı" Ötüken adlı silahlı bir gizli örgüt kurmuştu ve sokak ve şiddet eylemleri yapıyordu. Rahip Santoro, Dink, Zirve ve Danıştay cinayetlerinde ve Gezi eylemlerinde bu örgüt kullanılmıştı.[124] Akşam gazetesinin bu manşeti üzerine gazetenin yazarı Fikri Akyüz istifa etti.[125]

 

14 Aralık operasyonu

14 Aralık 2014 tarihinde, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı Terör ve Örgütlü Suçlar Bürosu savcılarından Hasan Yılmaz tarafından yürütülen soruşturma kapsamında, İstanbul dahil 13 ilde eş zamanlı polis operasyonu düzenlendi. İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı Hadi Salihoğlu'nun yayınladığı basın açıklamasına göre "bir kısım medya mensupları ve emniyet görevlilerinin sahte delil üreterek sözde Tahşiye adlı suç örgütü hakkında soruşturma yaptıklarının tespiti üzerine bu soruşturmayı yürüten ve soruşturma öncesi yayın yapan" 31 şüpheli hakkında gözaltı ve yakalama kararı çıkarıldı.[126] Şüphelilerin "silahlı terör örgütü kurmak, yönetmek, üyesi olmak", "örgüt kapsamında sahtecilik" ve "iftira" suçlarından gözaltına alınmaları talimatı verildi.[126]

 

Şüpheliler[değiştir | kaynağı değiştir]

Hidayet Karaca, Samanyolu Yayın Grubu Başkanı, Basın Konseyi Yüksek Kurul Üyesi ve Televizyon Yayıncıları Derneği Yönetim Kurulu Başkanı. 14 Aralık'tan bu yana tutuklu olarak yargılanmaktadır.

Ekrem Dumanlı, Zaman gazetesi Genel Yayın Müdürü. İfade verdikten sonra adli kontrol uygulamasıyla serbest bırakıldı.[127]

Fahri Sarrafoğlu, gazeteci. İfade verdikten sonra serbest bırakıldı.[128]

Hüseyin Gülerce, eski Zaman gazetesi köşe yazarı. İfade verdikten sonra serbest bırakıldı.[129]

Ahmet Şahin, Zaman gazetesi köşe yazarı. İfade verdikten sonra serbest bırakıldı.[129]

Nuh Günültaş, Bugün gazetesi yazarı. İfade verdikten sonra serbest bırakıldı.[130]

Naci Çelik Berksoy, Tek Türkiye adlı dizinin yönetmeni. İfade verdikten sonra serbest bırakıldı.[131]

Ali Samim Noyan, Şefkat Tepe adlı dizinin senaristi. İfade verdikten sonra serbest bırakıldı.[132]

Ali Kara, Tek Türkiye adlı dizinin senaristi. İfade verdikten sonra serbest bırakıldı.[133]

Elif Yılmaz, Tek Türkiye adlı dizinin senaristi. İfade verdikten sonra serbest bırakıldı.[131]

Radiye Ebru Şenvardar, Tek Türkiye adlı dizinin senaristi. İfade verdikten sonra serbest bırakıldı.[131]

Hikmet Tombulca, Şefkat Tepe adlı dizinin hikaye yazarı. İfade verdikten sonra serbest bırakıldı.[132]

Salih Asan, Şefkat Tepe ve Sungurlar adlı dizilerin yapımcısı. İfade verdikten sonra serbest bırakıldı.[132]

Makbule Çam Elamdağ, Tek Türkiye adlı dizinin senaristi. "Yaşı küçük çocuğu olduğu" gerekçesiyle serbest bırakıldı.[134]

Engin Koç, Sungurlar adlı dizinin yönetmeni. İfade verdikten sonra serbest bırakıldı.[132]

Tufan Ergüder, eski İstanbul Terörle Mücadele Şubesi ve Hakkari Emniyet Müdürü. KCK, Ergenekon ve Balyoz operasyonlarını yürüten Ergüder, 17-25 Aralık operasyonları sonrası Emniyet'te yapılan görevden almaları protesto etmek amacıyla "Bu zulme dayanamıyorum" diyerek istifa etti.[135] 14 Aralık'tan bu yana tutuklu olarak yargılanmaktadır.

Mutlu Ekizoğlu, eski İstanbul Organize Suçlarla Mücadele Şubesi ve Siirt Emniyet Müdürü. İfade verdikten sonra serbest bırakıldı.[136] Aralarında Ergenekon, Balyoz, Odatv ve Şike soruşturmasının da bulunduğu birçok operasyonu yöneten Ekizoğlu, 2015 yılında meslekten ihraç edildi.[137]

Ertan Erçıktı, eski İstanbul Asayiş Şube Müdürü. 17 Aralık operasyonu sonrası görevden alınan Erçıktı, Sarai Sierra cinayeti ile Ermeni vatandaşlara yönelik saldırıları aydınlatan ekibin başındaydı. 14 Aralık'tan bu yana tutuklu olarak yargılanmaktadır.

Mustafa Kılıçarslan, Kahramanmaraş Emniyet Müdürlüğü'nde görevli polis memuru. 14 Aralık'tan bu yana tutuklu olarak yargılanmaktadır.

Ferdi Taşkaya, polis memuru. İfade verdikten sonra adli kontrol uygulamasıyla serbest bırakıldı.[138]

Ayhan Akça, polis memuru. İfade verdikten sonra adli kontrol uygulamasıyla serbest bırakıldı.[138]

Mehmet Ali Doğan, polis memuru. İfade verdikten sonra adli kontrol uygulamasıyla serbest bırakıldı.[139]

Ali Cihan, Batman Koruma Şube Müdürlüğü'nde görevli komiser. İfade verdikten sonra adli kontrol uygulamasıyla serbest bırakıldı.[139]

Mustafa Uyanık, Hakkari'de görevli polis memuru. İfade verdikten sonra adli kontrol uygulamasıyla serbest bırakıldı.[138]

Halit Akbulut, polis memuru. İfade verdikten sonra adli kontrol uygulamasıyla serbest bırakıldı.[138]

Çetin Öztürk, İstanbul Emniyet Müdürlüğü'nde görevli polis memuru.[139]

Rıfat Aslan, polis memuru. İfade verdikten sonra adli kontrol uygulamasıyla serbest bırakıldı.[139]

Erdem Kısa, polis memuru. İfade verdikten sonra adli kontrol uygulamasıyla serbest bırakıldı.[139]

Mustafa Altunbulak, polis memuru. İfade verdikten sonra serbest bırakıldı.[136]

Yakup Ergün, polis memuru. Selam ve Tevhid operasyonunda görev yaptı. İfade verdikten sonra adli kontrol uygulamasıyla serbest bırakıldı.[139]

Recep Güleç, polis memuru. Selam ve Tevhid operasyonunda görev yaptı. İfade verdikten sonra adli kontrol uygulamasıyla serbest bırakıldı.[139]

loading...
Son Güncelleme: 10.11.2016 15:05
Yorumlar
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner8

banner7