Bir film hikâyesi: Hatıraların Kıyısında

Bu hikâye 2008’de yazıldı. Yazı İşliği’nde Hoca’yla birlikte Dünyanın Tüm Sabahları’nı izlemiştik. İşlik öğrencilerinden filmden bir karakter seçerek, hikâyeyi yeniden yazmamız istenmişti. İki kız babası, gözü sanatından başka bir şey görmeyen bir babanın, eşinin ölümünden sonra dünyayla ve kızlarıyla temasını anlatıyordu. Bu uzun cümle filmi özetlemekte yetersiz. Ancak bu kadarını söylemekle yetineceğim. Ki filmi izleyenler neden yetersiz dediğimi anlayacaklardır. Geçen zaman içerisinde; her seferinde yeniden bir şeyleri fark edip hatırlayarak filmi ara ara defalarca izledim.

Bir film hikâyesi: Hatıraların Kıyısında

Bu hikâye 2008’de yazıldı. Yazı İşliği’nde Hoca’yla birlikte Dünyanın Tüm Sabahları’nı izlemiştik. İşlik öğrencilerinden filmden bir karakter seçerek, hikâyeyi yeniden yazmamız istenmişti. İki kız babası, gözü sanatından başka bir şey görmeyen bir babanın, eşinin ölümünden sonra dünyayla ve kızlarıyla temasını anlatıyordu. Bu uzun cümle filmi özetlemekte yetersiz. Ancak bu kadarını söylemekle yetineceğim. Ki filmi izleyenler neden yetersiz dediğimi anlayacaklardır. Geçen zaman içerisinde; her seferinde yeniden bir şeyleri fark edip hatırlayarak filmi ara ara defalarca izledim.

30 Mart 2018 Cuma 16:15
Bir film hikâyesi: Hatıraların Kıyısında

Yetersiz bulsam da hikâyeyi yazdığım sene gönderdiğim (o zamanlar İran’da öğrenim gören) bir arkadaşıma “Ben de bir yerlere gitmek, yabancılık çekmek istiyorum.” demişim. Bugün, kendimi her zamankinden fazla yabancı hissettiğim bir yerden ekliyorum bu metni. Her gün hatıraların kıyısında durup gelip geçene yeniden bakıyorum. Saint Colombe’un da dediği gibi “Dünyanın tüm sabahları geri dönüşsüzdür.” Sanat gibi, aldığımız nefes gibi. Geri dönüşü olmayan anların bütününde yaşadığımızı, geri dönüşü olmayan bir yere doğru ilerlediğimizi sık sık hatırlayabilsek keşke.

İzlemek isteyenler için… Filmi izleyen ve hikâyeyi okuyanların yorumlarını merakla bekliyorum.

Hatıraların Kıyısında 

Adım Toinette de Saint Colombe-Pardaux, Saint Colombe ailesinin yaşayan tek ferdi olarak ailemizin hikâyesini yazmak istedim. Dilerim Tanrı’dan babamın eserlerinin de bulunduğu bu defterde yazılanlar kaybolmasın.

Babam, Mösyö Saint de Colombe, ünlü bir viyola üstadı. Benim dışımda bir kızı daha var; ablam Madeleine. Burada bahsedeceğim diğer isim ise Marin Marais, babamın sabık öğrencisi, sarayın baş müzisyeni. Hatırlayabildiğim ilk önemli anıdan başlamak istiyorum. Henüz adını anmadığım sevgili anneciğimden; Madam Saint de Colombe. Bir evladın hatırladığı ilk anın anne ölümü olmasının verdiği hüznü saklayarak, aileme sevgiyle…

Her günkü gibi ablam Madeleine’le göl kenarında oynuyorduk. Kâh oltadaki yemin bile ses çıkarmasından korkarak balık tutuyorduk, kâh çakıl taşı sektiriyorduk. Hava sakin, gün güzeldi. Her sabah kahvaltıdan sonra ders vaktine kadar evin yakınlarında, çoğunlukla da burada oyuna dalardık. Annem gelir, biraz bizimle şakalaşıp oynadıktan sonra ikimizin elinden tutar, bir yandan da ödevlerimizi hatırlatarak eve götürürdü. Ağaca tırmanan bir sincabın peşine düşmüştüm ki ablam seslendi, “Haydi Toinette, eve gidelim artık. Annemler bizi unuttu galiba. Belki de babam gelmiştir.” Bir tek babam evdeyse bizi hizmetçiye aldırırdı. Eğer öğretmenimiz gelseydi çoktan çağrılmıştık; “Belki de Mösyö Burnes gelmemiştir, biraz daha oynayalım n’olur. “Madeleine, biraz daha oynamamıza itiraz etmedi etmesine ama bir kere oyun bozulmuştu. Sincap kaçıp gitmişti elimden, taşlar da sekmiyordu. Annemin ya da hizmetçinin seslenişini kollayarak biraz daha oyalandık. “Duyuyor musun, hiç ses yok?” dedi ablam tedirginlikle. “Evet, hiçbir şey duymuyorum. Tamam, sıkıldım artık gidelim.”

Tuttuğumuz balıkları göle geri yolladık. Elbiselerimizin kirlenen kısımlarını su kenarında aceleyle temizledik. Hemen yol üzerindeki çiçeklerden topladık ki annemize hoş görünelim de geç kaldığımızı fark etmesin. Ama o da bizi unutmuştu işte, ilk defa hizmetçiyi göndermeyi bile akıl edememişti. Bizim de onu affetmemiz gerekecekti. Bunları düşünürken kendi kendime gülüyordum, ‘anneyi affetmek’ babam duymasın hafifçe kulağımı çekerdi.

Yolun kenarına henüz çıkmıştık ki hizmetçiyle karşılaştık, eteklerini tuta tuta koşturuyordu. Bizi görünce durakladı, kadının yüzünü hiç beğenmeyen ablam elimi sıkıca kavrayıp hızlandı. Babam eve geldiğinde bizi bulamadığı için sinirlenmiş miydi acaba? Baba sinirlenmesinden daha feci ne olabilirdi, o yaşlarda bilmiyorduk. Bütün yol boyunca üçümüzden de çıt çıkmadı; Ne biz neler olup bittiğini sorabiliyorduk ne de hizmetçi bir şey anlatıyordu. Sessizlikten şimdi bile o anki kadar nefret etmiyorum. Bahçede atı görünce sevindim, babam evdeydi. Bu korkulacak bir şey yok, anlamına gelmese de o an için rahatlatıcıydı. Çocuksu bir tedirginlikle bakışlarımızı hizmetçiye çevirdik. Çok büyük bir hatamızı yüzümüze vuracakmış ya da uyaracakmış gibi dudaklarını ısırdı. Ellerimizi bırakmadan karşımıza geçip yere çöktü. Tarif edemediğim bir duyguyla ürperdim. Hayâl edemediğimiz, adını bilmediğimiz ürkekliğin ne olduğunu öğrenmek istemiyordum. Kendimi hızlıca çekip kurtarmak istedim, o kadar sıkı tutuyordu ki…

Tanrı, bazı kullarını çok sevdiği için erkenden yanına almak istermiş. Tanrı, annemi de hepimizden çok seviyormuş. Ancak Tanrı, bir anneyi çocuklarından daha çok sevebilir! Annem sonsuz bir uykuya yatmış, bizi artık gökyüzünden, Tanrı’nın yanından kollayacak, gözetleyecekmiş. Hizmetçinin de bir dediği ötekini tutmuyordu, annem hem hiç uyanmayacağı bir uykuya yatıp hem bizi nasıl gözlerdi. Madeleine’nin kadının kollarına yığıldığına aldırmadan koşarak merdivenleri çıkmaya başladım. Annemi ne yapıp edip uyandırmalıydım. Odaya girdiğimde ilk gördüğüm babamdı. Yatağın ayakucunda sakin sakin durmuş karısını, annem M. Saint de Colombe’u izliyordu. Evdeki herkesin rüyaya daldığına kanaat getirmeden rahatça gözlerini bile kapatmayan annem yatağına uzanmıştı. Ellerini birleştirmiş, uyanmak için bizim gürültümüzü bekliyor gibiydi. Babam beni fark etmemişti, anneme değil ona gittim. Hiçbir şey söylemeden elimi tuttu. İstediğim şeyi vermediklerinde yaptığım gibi bağırıp çağırmak istiyordum. Onun duyacağı kadar yüksek sesle ağlamak, olmadı yatağa atlayıp sarsarak uyandırmak. Hiçbirini yapacak gücü bulamadan babamın yanında sessizce dikildim.

Sonraki günlerde evdeki suskunluk bitmeyecekmişçesine uzadı gitti. Görünürde gündelik yaşantımızda bir değişme yoktu. Sabahları kahvaltıdan sonra derse kadar göl başında oyalanıyor, babamın evde olmadığı zamanlarda hizmetçiyi evin içinde perişan ediyorduk. Hepimizin bilip de açık etmekten çekindiği eksikliği kutsal bir nesne gibi birbirimizden saklıyorduk, evde bozulmayan tek oyun buydu sanırım.

Saint de Colombe, sabahları erkenden evden çıkıyor, kızları uyuduktan sonra dönüyordu. Eskiden de onu yalnızca akşam yemeklerinde görür, evdeyse çalışma odasının bulunduğu kattan uzak dururduk ki gürültümüzden rahatsız olup dikkati dağılmasın. Ara ara gelip çocuk aklımızı karıştıran o garip duygu; babamız tarafından sevilmediğimiz zannı Madeleine ve beni yeniden sarıyordu. Bu kez yanımızda, “Babalar çok önemli işleri olduğu için gündüzleri göremedikleri çocuklarını uyurlarken severler. Babanız da her akşam benim masalımdan sonra uykuya daldığınızda gelir, sizi öper, koklar.” ya da “Bakın babanız size neler gönderdi.” diyerek bizi teskin eden, elimize ya biraz şeker yahut oyuncak tutuşturan sesi de duyamıyorduk. Meğer o sakin ve kendinden emin ses bizi nasıl da sarmalar güven içinde saklarmış. M. Saint de Colombe’la, babamızla yeni tanışıyor gibiydik ve bu neredeyse hiç gülmeyen, az konuşan adam bizi tedirgin ediyordu. Üstelik annemin gidişinden sonra suratı daha da asılmış, tek lâf etmez olmuştu.

Dostlarının uyarısıyla mı, hizmetçinin ‘zavallı minikler’e acıyıp dile gelmesiyle mi bilinmez, babam kendi usulünce çocuklarına yakınlık göstermeye başladı. Hiç değilse kahvaltıyı bizimle ediyor, zaman zaman katılabildiği oyunlarda eşlik ediyordu. Yeni duruma ne o ne biz alışabiliyorduk. Babamın evden nispeten geç çıktığı ender günlerden biriydi; bahçede burnumun ucuna konan uğur böceğini sevinçle masanın üzerine bıraktım. Madeleine kendine has, sakin neşesiyle iskambil oynamayı bıraktı. Saint de Colombe’n gülümseyip gülümsemediğini hatırlamıyorum. Bir elindeki kâğıtları bırakmadan diğeriyle şamdanı alıp o minik şeyi ezdi. Çıkan hafif çıtırtıyı, bunca yıldır bütün çabalarıma rağmen unutamadım. Hâlâ o sesin, kendimizi erkenden içinde bulduğumuz acıyı kanırtmaktan başka ne işe yaradığını kestiremem. Bize kısa bir bakış attıktan sonra ablama başıyla elini işaret eden babam, oyuna devam etti. Ben çoktan bahçede asılı çamaşırların arasına saklanmıştım bile. Aynı akşam annemin gidişinden bu yana her gece gördüğüm kâbuslardan birinden daha çığlıklarla uyandım. Babamın yatağımın ucuna oturup usulca bir şarkı mırıldanması sakinleşmeme yetmişti. Odadan çıkarken unuttuğu bir şeyi hatırlamış gibi durakladı. Günlerdir kafasında kurduğu belli olan cümleler bir çırpıda ağzından dökülüverdi. “Konuşmayı beceremem, anneniz her şeyi en iyi şekilde yapardı. Siz de ona benzemelisiniz. Elimden daha fazlası gelmiyor, size verebildiğim kadarıyla yetinmeyi öğrenin.” Annemin yokluğu hakkında ilk defa bir şeyler söylemişti. Duygularını birkaç cümleyle olsun dile dökmenin onun için ne kadar zor olduğunu çok sonra anlayacaktım.

Annemin ölümünden beri eskisinden de garip davrandığı için çocuk aklımızla bizi terk edeceğini sandığımız babam beni sakinleştirdiği gece sonrasında ani bir kararla değişmedi. Yalnızca ufak tefek düzenlemeler yaparak, kızlarını hiç değilse terk edilme sanrısından kurtardı. Önce atını sattı, böylece hiç bir yere gitmeyeceğini kendi kendine ispatlıyordu. Bu sayede hem sorumluluklarına (bize) sahip çıktığına, hem de son dakikalarında yanında bulunamadığı pek sevgili karısının hatırasına karşı görevini yerine getireceğine inanıyordu. Fakat daha o yaşlarda bile bildiğimiz bir şey vardı ki, Mösyö Saint de Colombe viyolasından, müzikten başka bir şeyi önemsemezdi. Annemin ölümünün ardından daha da uzaklaştığı insanlara ve yaşamın kendisine ancak müzikle tahammül edebildiğini şimdi anlıyorum.

Birkaç gün sonra bahçenin dışında acele bir çalışma başlattı. Kendisi için tek odalık, masa ve sandalyenin sığacağı bir kulübe yaptırdı. Viyola, nota defteri, bir masa ve tabureye, içindekilerle beraber annemin kraker sakladığı kutuyu, servis tabağını, bir kadeh ve şarap şişesini de eklediğimizde Saint de Colombe’n eşyaları tamamdı. Ancak kulübenin kapısına kadar taşınmasına yardım edebildik.  Bahçe duvarının üzerinde Mösyö Saint de Colombe’n yeni evine yerleşmesini izledim. Ablam kolumdan çekiştirerek beni ayırmasaydı günlerce orada dikilebilirdim. Onun bizden uzakta o daracık, karanlık odada tek başına kalabilmesini anlayamıyordum. İlk günler orada bulunduğu saatler boyunca kulübenin etrafında dolanır ama kesseler gıkımı çıkarıp ses etmezdim. Babamın o minicik barakayı bilerek aramıza çektiğine inanıyordum. Beni teselli edişte annemin yerini alan Madeleine’nin açıklamalarıyla daha sonra bu tekinsiz duygudan uzaklaştım. Babamız ne zaman istersek seslenip bulacağımız kadar yakınımızdaydı; hiç değilse…

Kulübenin yapılışından sonra yaşantımız çok farklı olmasa da yeni bir düzene giriyordu. Gün ağarmadan çıktığı gezilerden dönen babamı masa başında hazır karşılıyorduk. Kahvaltı edilince Madeleine hem yaşça büyüklüğü hem de işe yatkınlığı nedeniyle ev işlerine yardım ediyordu. Mecbur kalmadıkça ev içinde tutamayacaklarını bildiklerinden bahçede yapılacak ufak tefek işler ve bütün oyunlar benimdi. Çoğu zaman evden çıktığı andan kulübeye girişine kadar izlemeden hiçbir işe ya da oyuna başlamazdım; bilirdim ki bir kere viyolasını eline aldı mı gün bitene kadar oradan saçının telini bile çıkarmayacak.

Hizmetçiyi de gönderdikten sonra evde üçümüz kalmıştık ve naz çekme kendiliğinden Madeleine’e düşmüştü. Bir gün bile kaşının kırıldığını, sesini yükselttiğini yahut şikâyet ettiğini duymadım.  Babamla arasındaki ilişkiyi kıskandığım ve bunu ona hissettirdiğim zamanlarda bile gözlerinde handiyse insanı çileden çıkaran bakış eksilmezdi. O, annemden şefkatli bakışlarını aldıysa ben de altın sarısı yumuşacık saçlarını, diyerek avunurdum. Madeleine’nin babamla ilgili hiçbir kaygıya kapılmamasına şaşıyordum; kendini bizden uzak tuttuğu için onu suçlamazdı. Tıpkı annem gibi izler, sanki o söylemeden bütün ihtiyaçlarını anlardı. Aramızda yalnızca birkaç yaş olmasına rağmen Madeleine evin annesi, babamın sağ koluydu.

Viyola çalabilecek kadar serpildiğinde babamın ilk işi ona müzik öğretmek oldu. Birlikte çalışmaya başladıkları günden itibaren benim için bütün oyunlar değersizleşmişti. Çalıştıkları odanın bir köşesine siner, etraflarıyla (benimle bile) bağlarını koparmalarını seyrederdim. Bu dışarıda bırakılmışlığa daha fazla dayanamadığım bir gün ikisine de sesimi duyuramayınca, çaldıkları eserin tam ortasında Madeleine’nin arşesine yapıştım. Babamın dersin, müziğin bölünmesini affetmeyeceğini biliyordum, kestiremediğim kilere kapatılmaktı. Ayak dirememe aldırmadan o izbe odacığa kapattı. Ara ara atıldığımız bu yerde kendimizle ve karanlıkla baş başa kalarak hatamızı fark edeceğimizi umuyordu. Bende hiçbir zaman işe yaramadı. Karanlıkla ve nerden geldiğini bilmediğim tıkırtı, çıtırtı, hışırtı gibi seslerle baş edemez, uyuyakalırdım. Madeleine beni almaya ancak ders bittikten sonra gelebilirdi. M. Saint de Colombe’dan sakındığım çocuk hırsımı ablamı hırpalayarak çıkarırdım.

Tek istediğim yalnız kalmamak, onlar her ne yapıyorlarsa aralarına katılmaktı. Ağzımla kuş tutsam Madeleine’nin yerini alamayacağımı, onun kadar sevilmeyeceğimi sanıyordum. Babamın bana yanıldığımı gösterme şekli tam da ona yaraşır biçimdeydi. Kendimi yeniden oyunla oyalamaya çalıştığım bir sabah, ablam gülümseyerek elimden tutup kulübeye doğru sürükledi. Babam bahçe kapısında bekliyordu. Bakışıyla işaretlediği ağacın dibine benim için bırakıldığını anladığım bir paket vardı. Sevgili babacığım, Mösyö Pardaux’a benim için tam boyuma göre bir viyola yaptırmıştı. Artık onun sevgisinden nasıl şüphe edebilirdim, ablam kadar olmasa da bize verdikleriyle yetinmeyi ve kabullenmeyi öğrenecektim. Babamın çocuklarından ve müzikten başka önemsediği hiçbir şey yoktu.

Her mevsim ‘Mösyö Saint de Colombe ve sevgili kızları’ çağrısıyla içlerinde asilzadeler, din adamları ve saraylıların bulunduğu bir topluluğa konser veriyorduk. İnsanlardan hiç hazzetmeyen birinin neden düzenli aralıklarla bu kalabalığa girdiğini bilemiyorum. Asla sanatını görücüye çıkarma derdine düşmeyen babam, belki de evlenme çağı gelen kızları için bu fedakârlığa katlanmıştır.

Mösyö Saint de Colombe’n müziğinin yankısı saraya kadar yayılmıştı. Her söylediğinin kral sözü sayılmasına alışkın saray baş müzisyeni ilkin alçak gönüllü sözlerle babama kralın davetini iletti. Geniş yürekliliğini pekiştirmek maksadıyla, majestelerinin huzurunda birlikte çalmaktan şeref duyacağını da sözlerine ekledi. Elçiliğinin, değil lütuf, iş olsun diye verilen bir sadaka gibi reddedildiğini görünce öfkeyle tehditler saçarak gitti. Çok sürmedi, daha sözü geçer düşüncesiyle yanına takılan başrahiple taktik değiştirerek yeniden çıkageldi. Başrahip, kimliğini de kullanarak daha sert çıkarsa kabul göreceği yanılgısına düşmüştü. Saint de Colombe’u; ömrünü kırlara, kızlarına ve viyolasından çıkan seslere adayan, kulübesinde anılarıyla günleri tüketmekten başka bir arzusu bulunmayan bu adamı korkutarak ve aşağılayarak ikna edeceğini sandı. Yeteneğinin imparatordan geldiğini, kendisine verilen kıymetin değerini bilmezse sanatının toz toprak arasında kaybolup gideceği kehanetini savurarak gitti. Yaşamının tek bir dakikasını bile sarayla değişmeyeceğini söylemesine rağmen yine de karşısındaki inadın kırılmadığını gören babam, daha fazla kendini tutmayıp sandalyeyi masaya fırlatıverdi. Bir daha rahatsız edilmememizin nedeni elbette kırılan sandalye değildi. Saint de Colombe’n kralın anlayışına ulaşmayı başaran sözleriydi. Mevsimlik konserlerimize kaldığımız yerden devam ettik.

Hiçbir değişikliğe uğramadan geçtiğini sandığımız zaman bizi büyüttü. Etrafımdakilerle ilgim arttıkça viyolayla bağımın azalmasını çocukluğumdaki gibi babam ve ablamdan uzaklaşma hissine bağlamadım. Günlük işlere ve oyalanmalarıma Pardoux’ların atölyesindeki hareketliliği de kattım. Aynı işlerden, konuşmalardan, oyunlardan sıkıldıkça onların atölyesinde oyalanmaya koşuyordum.

O sene, bahar konserimizi verdikten birkaç gün sonra kapımız çalındı. Madeleine, boyundan büyük görünmeye çalışan bir çocuğun babamı görmek istediği haberini getirdiğinde mutfakta yumurtaları yerleştiriyordum. İlk aklıma gelen, evde bizden başka birinin de dolanmasının ne hoş olacağıydı. Bir yabancıyla konuşmak sükûnet içinde geçen yaşantımızı biraz hareketlendirebilirdi. Eline hocası tarafından tutuşturulan bir mektupla babamın karşısına çıkma cesaretini gösteren ürkek tavuk kılıklı bu çocuk acaba kaç yaşındaydı; okuma yazma biliyor muydu, bize anlatacak heyecanlı hikâyeleri var mıydı, M. Saint de Colombe ne cevap verecek, gibi sorular aklımdan geçerken babam içeri girdi. Her zamanki ciddiyetiyle masadaki yerine geçti.

“Adım, Marin Marais.” deyip anlatmaya başladı. Küçüklüğünden beri saray korosunda şarkı söylüyordu, ergenliğe girdiğinde sesi değişip kalınlaşınca onu korodan çıkarmışlardı. Ailesiyle birkaç aydan fazla kalmaya dayanamamıştı; Babası kunduracıydı, çekiç sesleri ve idrar kokusuna katlanamıyordu. Ayakabıcılık gibi basit bir mesleği kendine yakıştıramadığını, “Babamdan daha yüksek arzulara sahibim.” deyişinden çıkarmak zor değildi. Evinden ayrılalı neredeyse bir yıl olmuştu. Viyola çalmayı iyice öğrenerek tekrar saraya girebilme şansını yakalamak niyetindeydi. Aylardır ders aldığı üstadı “Artık sana öğretecek bir şeyim kalmadı.” diyerek kendisine M. Saint de Colombe’u öğütlemişti. Babamın hiçbir şey söylemeden dinleyişini sözlerinin vuruculuğuna veren Marin, son cümlesinin etkisini kuvvetlendirmek istercesine dikleşti; “Beni yarı yolda bırakan sesimden intikam almak istiyorum.” O ana kadar yüzündeki tek bir çizgi kımıldamayan babam hışımla ayağa kalktı. Madeleine ve benim telâşımı gören zavallı çocuk yanlış bir lâf ettiğini fark edip büzüldü. Babam Madeleine’e eğilerek ‘İspanyol Çılgınlığını’ bilip bilmediğini sormasını istedi. Marin’in cevap vermesini beklemeden koşup viyolayı getirdim. Daha ilk bölüm bitmeden yine Madeleine’nin sözcülüğüyle talebeliğe kabul edilmediği iletildi. Belki kendi bestesi vardır, diyerek atıldım. Evde bir konuk fırsatının kaçmasını istemiyordum. Madeleine’nin de gözleri ışıldayarak beni onaylar baktığını gören babam, küçük bir baş işaretiyle çalmasını istedi. Şarkısı Saint de Colombe’n kanaatini değiştirmese de pek hevesli görünen gence bir ay kazandırdı.

İkinci gelişinde Madeleine’deki canlılık görülmeye değerdi. Daha gün öğleni bulmadan heyecanla çıkıp gelen genci babam, bu sefer kulübede karşıladı. Marin’e, enstrümanı doğru çaldığı, notaları düzgün çıkardığı için değil, henüz kendisinin bile bilmediği acıları için öğrenciliğe kabul edildiğini söyledi. Müziğin malzemesi sesten intikam almaya niyetli biri pek de umut verici değildi. Yine de eğer çok çalışır ve anlamaya gayret ederse, bir ihtimal öğrenebilirdi.

Marin, her sabah tam vaktinde kapıdan içeri giriyor, doğruca kulübeye, ustasının yanına geçiyordu. Birkaç saat çalıştıktan sonra babam onu serbest bırakınca mutfağa uğruyor, eve gitmeden önce mutlaka bizimle bir çay içiyordu. Korodayken geçirdiği unutulmaz günlerden söz açıyordu. Sarayın görkemini anlatırken yüzü parlıyor, soylu kadınlardan; göz alıcı, pahalı kumaşlarla dikilmiş giysilerinden, handiyse kırılacakmışçasına incelikli davranışlarından bahsederken gözlerimi kırpmadan dinliyordum. Ablam, Marin’in sarayı özlemle anması kadar, anlattıklarını hayranlıkla dinleyişimi de hoş karşılamıyordu. “Neden,” diyordum, “Güzel giysiler, heyecanlı bir hayat düşlemek neden suç? Hem sen de istemez misin saray baş müzisyenin eşi olmak?”… Her seferinde istemediğini söylerdi, her seferinde ona inanmazdım. O kabul etmese bile, Marin’in ağzından çıkanları en az benim kadar merakla dinlediğini biliyordum. Gözlerimi ihtişamlı hikâyelerden alıp ablama çevirseymişim eğer, anlatılanlara değil, anlatıcıya kulak kesildiğini görebilirmişim.

Babam Marin’e arpej ve notalarla birlikte süsleme dersi vermekle yetinmiyordu. Bir elin parmaklarını bulmayan dostlarından biri olan ressam Baugin’i ziyaretlerinde öğrencisini de yanına alıyor, sohbetlerinden bir şeyler kapmasını umuyordu. Baugin’e giderken ve dönüş yolunda yapılan ya da özellikle çıkılmış yürüyüşlerde gerçek sesleri duymasını sağlamaya çalışıyordu. Belki bu sayde sahici müzik ve sanata dair dağarcığında bir miktar daha kavrayış oluşurdu. Yalnızca iyi enstrüman çalabilmek, iyi bir müzisyen, bir virtüöz olmasını sağlamayacaktı.

Meğer ustasının bütün çabaları, söyledikleri Marin’in bir kulağından girip ötekinden çıkıyormuş. Onun asıl derdi babam gibi saygı duyulan, tanınmış birinden ders almakmış. Böylece sarayda daha çabuk kabul göreceğini yükselmesinin hızlanacağının hesaplarını yapıyormuş. Saray orkestrasında gizli gizli çalmaya başlamış bile. Bütün bunları, Bir ders sonrası babamın öfkeden deliye dönmüş bir hâlde Marin’in viyolasını kırıp kovduğu sırada öğrendik.

Fırtınalı, çok soğuk bir gün kulübede daha fazla kalamayacaklarını anlayıp sıcak şöminenin başına geçmişlerdi. Madeleine onlara taze nane çayı hazırladı. O sırada Marin, orkestrada çalarken şakalaştığı saray muhafızlarından birinin viyolasına verdiği zararı gösteriyordu. Ablamın kaş göz işaretleri fayda etmemişti. Babam öğrencisinin şimdiye kadar göz yumduğu çiğliklerine artık tahammül edemeyeceğine o saat karar vermişti. Ablamın ve benim sakinleştirme çabalarımız fayda etmedi. Marin’in asilzadeliğe geçiş bileti kadar önem verdiği viyolasını kaptığı gibi parçaladı. İlk anda neler olduğunu kavrayamayan Marin, gördüklerinin gerçekliği alnında çartığında babamın üzerine yürümeye kalktı. Gözü dönen Marin’i ablam, öfkesinin önünde durulamayan babamı ben tutmasaydım daha kim bilir neler olurdu. Bir keseyi Marin’in avuçlarına hırsla bırakırken “Kızımın hıçkırığını duyuyor musunuz? Bu ses sizin müziğinizden daha çok şey anlatıyor. Size ödediğim altınlarla kendinize yeni bir alet satın alıp kralın kulaklarına soytarılık etmeye devam edebilirsiniz! Kendinizden daha fazlasını ummadığınıza eminim!” dedi. O an için azar, hatta hakaret gibi görünen sözlerin aslında önemli bir müzik dersi olduğunu Marin, belki de yıllar sonra anlayacaktı. Madeleine kapıyı hışımla çarpıp çıkan Marin’in arkasından koşmakta tereddüt etmedi. O güne kadar kaçamak bakışlar, imalı sözlerle birbirlerine anlatmaya çalıştıkları yakınlık da bu olay sayesinde dile geldi.

Ablam bütün ömrü boyunca ilk defa babamın hilafına davrandı. Aşkın gözü kördür, diye boşuna dememişler, Marin’e zaafını belli ederek belki de hayatının tek ve en önemli hatasını yapıyordu. İhtiras ve öfke dolu delikanlı bu aşka karşılık vererek bir taşla iki kuş vuracaktı. Hem Madeleine gibi naif bir kâlp tarafından sevilmenin hazzını, hem de Mösyö Colombe’n en iyi talebesinden bildiklerini almanın ayrıcalığını yaşayacaktı.

Babamdan bütün öğrendiklerini Marin’e hiç düşünmeden aktaran Madeleine aynı gözü karalıkla kendini de sakınmadı. Her hâlde, onu kaybetmemek için varını yoğunu feda ettiği sevgilisinin iyi bir müzisyene dönüşeceği umuduna kapılmıştı. Babam gün boyu kulübesinden çıkmadığı için fütursuzca eve gidip gelmeye devam ediyordu. Ablam tam bir eş gibi onu ağırlıyor, gündelik sıkıntılarını gocunmadan dinliyor, çareler buluyor, bir anlamda onu büyütüyordu. Sonra da çalışmak için babamdan olabildiğince uzağa, ablamın odasına kapanıp kalıyorlardı. Madeleine, sevgilisinin bildiklerinin de ötesini öğrenmesi için bir yol daha bulmuştu; kulübenin altında gizlice babamı dinlemek… Yakalandıkları güne kadar bu ilişki böylece sürdü. Sonbaharın yağmurlu günlerinden birinde Marin beklemekten üşütüp hapşırmasaydı daha da uzun sürebilirdi. Saint de Colombe aylar önce kapı dışarı ettiği bu hainin hâlâ yakınlarında bulunmasına katlanamazdı. Marin’in suratına inen tokadın arkasının gelmemesi için Madeleine araya girdi; her şeyin ortaya çıkmasının verdiği rahatlık ve hiç değişmeyen açık sözlülüğüyle onu sevdiğini söyleyiverdi. Mösyö Saint de Colombe, biricik kızının yüzündeki ifadeyi görünce duraladı.

İyi ya da kötü herhangi bir davranışımıza karışmayan, handiyse bize aldırmaz görünen babamızın her şeyden haberdar olduğunu garip bir sezgiyle bilirdik. Hiçbir zaman ne yerdi, ne övdü. Handiyse bu kendi hâlimize bırakılmışlık karakterimizin özünün ortaya çıkışının da sebebidir. Madeleine ve Marin arasında olup bitenleri sezmesine rağmen hiç ses etmemişti. Her zamanki gibi olup bitenin ta en başından beri farkındaydı. Sağanak dinince için bahçeye geçtiler.

Bu çocuğun aslını kızına da göstermek istedi. Kendini zorlayarak, hiç istemediği hâlde büyük bir suç işler gibi sordu, “Kızımla evlenmeyi düşünüyor musunuz?” Madeleine olduğu yere çökmüş, bir rüya görüp duyduklarının kendini ikna etmeye çalışıyordu. Marin bütün küstahlığıyla pişkin pişkin cevap verdi, “Sorduğunuz konuda henüz düşünmedim beyefendi.” Kısa ama gergin bir suskunluk ortaya düştü; aynı anda önlerinden geçen hayaleti görmüş gibi… Ablam kıyıcılığına güç yetiremediği sessizliği ilgisiz sözlerle dağıtmaya çalıştı. Marine aynı ifadesiz suratla müziğe dair sorular sordu. “Bir daha evime adım attığını görmeyeyim!” Babam bunları söyledikten sonra doğruca kulübesine geçmişti.

Madeleine sevgilisindeki umursamazlığı gördü görmesine, lâkin iş işten geçmişti. Hamileliğini Marin’e haber verme gereği duymadı. Zaten yakalandıkları günün üzerinden çok geçmeden Marin, kendince büyük bir dürüstlükle artık onu sevmediğini başka kadınlar da tanıdığını söyleyerek terk edecekti. Benim sevgili ablacığım, hiç itiraz etmedi. İnsanın bir anda değişmeyeceğini biliyordu. Ondaki asalet ve saray tutkusunun dönüştürülemezliğini fark edemeyişinden ötürü bütün kızgınlığı ve nefreti kendine yöneltti. Delinemez bir suskunlukla kendine kapandı. Üçlü derslerimiz ve konserlerimiz bu olaydan sonra tarihe karıştı. Babam kulübesinde yalnız, ablam odasında, ben ikisinin ortasında; evde yalnızdık.

Marin ilk zamanlar birkaç kere Madeleine’le görüşmeye teşebbüs etti; ona bu ayrılığın gerekçelerini tam olarak açıklayamadığını düşünüyor, yeni hayatına temiz bir vicdanla devam etmek istiyordu.  Saray orkestrasının sesi vicdanının sesini bastırır, cevabıyla ablam tarafından bütün kapılar yüzüne çarpıldı. Kendi tasarlayıp babasına yaptırdığı ayakkabıları ona vermem de faydasız bir deneme olarak kaldı; ablam hırsla o canım kunduraları şömineye atmıştı. Öylesine güzellerdi ki yanmalarına gönlüm razı gelmedi. Maşayla ateşin ortasından çekip aldığım ayakkabıları bir kutuyla giysi odasına kaldırdım. Belki ilerde fikrini değiştirirdi, belki barışırlardı ve Marin onları sorduğunda yaktığı için utanır, pişman olurdu. Yine yanılıyordum. Zaten ben hep yanlıyordum; Madeleine anlayamadığım bir öfkeye kapılmıştı. Günlerce odasından dışarı çıkaramadım, babamı görmesi gerektiğini söylemem de bir işe yaramamıştı. Sevgili babacığım kızının duyduğu öfke ve utancı anlıyor ama onu avutacak kelimeleri bulamadığından, daha fazla üzmemek için karşısına çıkmamaya özen gösteriyordu. Birkaç ay sonra ölü bir bebek doğurmasının ardından ablamın iyice zayıflayan bedeni artık onu taşıyamaz hâle geldi. İyice hastalanmış, çökmüştü.

Pardaux’un büyük oğlunun teklifini kabul etmemde evdeki içinden çıkılmaz hastalıklı hâlin de etkisi vardır. Eğer biraz daha kalsaydım kulübeden bahçeye, oradan odalara uzanan görünmez, gergin yaylara takılıp düşecektim. Kurtulmak ya da terk etmek kaygısı değildi evliliği düşündüren; onlarla ilgilenebilmek için kendimi sağlama almalıydım. Kocamla evlendiğime hiç pişman olmadım. Huzurlu bir yaşantı ve beş çocuğa sahip oldum. Onların varlığından aldığım güçle ailemle vakit ayırabildim. Eşim çok anlayışlı biriydi, babama da eskiden beri çok saygı duyar neredeyse benden çok severdi. Bu yüzden onu ve evi ihmal etmem pahasına kendi ailemle meşgul olmama hiç ses çıkarmadı. Her sabah erkenden gelir babama ve ablama ayrı ayrı yemek hazırlar, evi derler toplardım. Bir ihtiyaçları olduğunda babamın bir haber göndermesi yeterdi anında ordaydım. Belki ablam da Marin’in ihanetini unutup sıradan bir hayatı tercih edebilseydi kendisine hayrı dokunan bir iş yapardı. Onunla bu tür konularda hiç anlaşamadık, o yüzden bu düşünceler yalnızca zihnimde kaldı.

Babam içten içe kızının iyileşip müziğe döneceği günü bekliyordu. Böylesi bir üzüntünün içinde bile bir gün olsun ablama hesap sormamıştır. Kızının da kendisi gibi bir tutkuyla yaşamda kalmasını bekledi. Ablam babamı ikinci kere şaşırtacaktı. Doğum sonrası yataktan çıkamayacak kadar zayıflamıştı. Konuşmuyor, yemiyor, duymuyordu. Yeni anı oluşturarak devam etmektense geçmişin içine gömülerek yatmayı tercih ediyordu. Günden güne eridiğini gören babam bir gün kızının başucuna dikildi. Madeleine anlıyordu iyi ya da kötü bir işaret, ne şekilde olursa olsun bir hareket istiyordu. Belki ilk defa yaşadıklarımıza müdahale edecekti. Hiç konuşmadan bekledi, ne söyleyeceğini bilmiyordu. Kızına faydası dokunacak bir söz arıyor bulamıyordu. Sustu. Babamı daha fazla yormak istemeyen Madeleine ondan Marin’in kendisi için bestelediği hayalperest parçasını çalmasını istedi. Babam o parçayı kendisi çalmak yerine beni Marini bulup getirmekle görevlendirdi. Madeleine bununla yetinebilirdi.

Marin’e durumu açıklayan bir mektup yazıp gönderdim. Doğrusu ya geleceğini hiç beklemiyordum. En az kıyafetleri kadar şatafatlı bir arabayla geldi. Kulübeye doğru bakıp durdu. Babamı sormaya yüzü yoktu. Tek söz etmeden ablama götürdüm. İlk karşılaşmalarında neler olacağını çok merak ediyordum ama ablam viyolayı getirtme bahanesiyle beni dışarı gönderdi. Odaya girdiğimde sanki hiç konuşmamışlar da beni bekliyor gibiydiler. Viyolayı Marin’e teslim edip çıktım.

Marin sanıyordu ki zavallı sevgilisi terk edilmenin acısıyla yataklara düşmüş, bunca zaman kendine gelememişti. Ona duyduğu büyük aşkı yatıştıramadığından bir kez olsun görebilmek için çağırmıştı. Yatağın içinde neredeyse kaybolan kızcağıza dönüp acıma dolu bir sesle konuştu. “Sizi bu hâlde göreceğimi hiç beklemiyordum. Ne olmuşsunuz böyle!” Oysa Madeleine’nin tek istediği eski güzel anılardan birini şimdiye getirerek geçmişten çıkmak, bu kendini bilmez adama son dersini vermekti. Zorlukla doğrularak bir paçavraya dokunur gibi adamın yakasına yapıştı, “Ne sanıyorsunuz? Sizin için sakladığımı sandığınız aşk saçımın teli kadar bile değil! Keşke yalnızca müziğinizi duysaydım.” Marin şaşkınlık içinde çalmaya başladığında Madeleine’nin dudaklarından dökülenlere inanamadı. Saray baş müzisyeni hastalıklı bir kadın tarafından viyolayı doğru düzgün çalması için uyarılıyordu. Unutulmayan sadece anılar ve öfkeydi. Marin’in gidişinin ardından Madeleine can havliyle ayağa kalkıp kunduracı olmaktan kaçan bu küçük müzisyenin kendisi için yaptırdığı, yanmaktan son anda kurtardığım ayakkabıları aldı. Bağlarını çözdü. Bir yandan da söyleniyordu, müzik yerine ayakkabı yapsaydı daha başarılı olurdu; şimdi ne kunduracı, ne de müzisyen.

Ertesi sabah babamı Madeleine’nin odasında buldum. Kucağında zorla yere indirdiği ablamın cesedi, bütün gece taburenin üzerinde kalmıştı. Madeleine’nin ölümünün babamı annemin acısından daha çok sarstığını düşünüyorum. Kızının viyolasını kaldırdığı gibi kendininkine de dokunmadı. Aylarca ağzından tek kelime çıkmadı, handiyse evde bir ölü gibi dolaşıyordu. Hâlinden çok korkuyordum, her gün yokluyordum. Midesine girenlerin birkaç kuru erik ya da birazcık şeftali ezmesinden fazla olmayacağını bilsem de, yemeğini yediğine emin olmadan evden ayrılmıyordum. Ne kadar ısrar ettiysem de ne benim onunla kalmama izin verdi, ne de kendisi bize yerleşti.

Madeleine ölümüyle senden bana kalan tek şey bu ayakkabı bağları der gibi, kendini onlarla asarak Marin’den keskin bir intikam almıştı. Ablamın yaşamayan bir çocuk doğurduğunu da ölümünden sonra duymuştu. İlk defa vicdan azabını tattığını hissediyor, gözüne uyku girmiyordu. Madeleine’nin gidişiyle Marin’i sarsan bir şey daha vardı. Saint de Colombe’n müziğini kaybetme korkusu. Ustasının eserlerini tekrar dinleyebilmek, izin verirse yeniden dizinin dibinde öğrencisi olabilmek için bütün varlığını, sarayı terk edebilirdi. Karşısına çıkamayacağını biliyordu, alacağı cevabı da… O da uykularını kaçıran bu isteğe kavuşmanın başka bir yolunu düşündü. Geceleri saatlerce at sürmeyi göze alarak babamın kulübesine sessizce yanaşıyor, onun çalmaya başlamasını bekliyordu. M. Saint de Colombe’n viyolasından aylarca bir tek tını işitmedi, kulaklarına değen tek ses ustasının mırıldanmalarıydı. “Size şeftali ezmesi ikram etmek isterim.” diyordu. “Bu hasret ne zaman dinecek.” diyordu. Tam babamın bunca kedere dayanamayıp delirdiğini düşünerek gitmeye davranmıştı ki, tellerden dökülen nağmelerini işitti. Yedinci telden dökülen ses acılı bir iç çekişi andırıyordu. İçeri koşup ustasından af dileyerek yeniden talebeliğe kabul edilmesini istememek için kendini güç tuttu, orada olduğunu duyurmadan dinlemeye karar verdi. Kendisine bu anı bahşeden kader, üstadının yanına girebileceği zamanı da getirecekti. Üç yıl boyunca hiçbir geceyi aksatmadan gece yarısından sonra atına atlayıp saatler süren yolculuğa aldırmadan kulübesinin kapısına geldi. Bazen Madeleine’le eskiden yaptıkları gibi kulübenin altına giriyor, bazen de kapının dibine kadar sokuluyordu. Bu sefer yalnızca dinliyordu. Ustasının hiçbir nağmesini, süslemesini çalmayı aklına bile getirmedi. Yıllar süren dinleme sonunda biriktirdiklerini onunla paylaşmak için can atıyordu. Bir işaret almadıkça içeriye girmeme ahdine sabırla sadık kaldı. Sonunda bir seher vakti, gün gümüş ışıklarla aydınlanmaya yüz tutmuşken muradına erdi. Marin’in artık müziğini duyma hakkını elde edecek kıvama geldiğini düşünen Saint de Colombe, kapıya doğru seslendi “Bu gece müziğimin bir kulağa ulaşmasını isterdim.”

Marin kulaklarına inanamıyordu, aralarındaki tahta duvara hafifçe (viyolaya dokunur gibi) dokundu. Aralanan kapıdan içeriye ne yapacağını bilmez bir çocuk gibi süzüldü. Ne söyleyeceğini, huzura alınışının coşkusunu nasıl ifade edeceğini kestiremiyordu. Birbirlerini ilk defa görüyormuş gibi bakıştılar. Mösyö Saint de Clombe, müziğin ne olduğunu öğrenip öğrenmediğini sorunca Marin, aynı acemilik heyecanıyla cevapları peş peşe sıraladı lâkin söylediklerinin hiçbiri kabul görmedi. Nihayet “Belki de bilmek için ölmem gerekiyor.” diyerek gözlerini yere indirdi. Babam sanki bu suskunluğu bekliyordu, bilmediğini anlamasını. “Hatta yakın kendinizi. Gelin, şimdi size ilk dersinizi vereceğim.” dedikten sonra ayağa kalktı. Aralarında bulunamayan Madeleine’nin viyolasıyla Marin’e ilk defa ‘Acıların Mezarlığı’ bestesini çaldı. Marin’in duyduğu tutkudan başka bir şey değildi.

Usta ve çırağın son buluşmasından sonra babam kulübeye bir daha uğramadı. Tek yaptığı odasında vakit geçirmek yahut göl kıyısına gidip bir şey ararmış, beklermiş gibi gezinmekti. Bu her şeyden geçmiş hâli, annemi kaybedişimizin ardından yaptığı yürüyüşleri hatırlatıyordu. Ölümü şiddetle arzuladığı o günlerde de sabahları erken vakitlerde evden çıkardı. Bir mezar gibi hürmetle gölü ziyaret eder, usulca kulübesine geçerdi. Çektiği acıyı dindirebilmek, anneme kavuşabilmek için bir an bile beklemezdi. Bizim varlığımız olmasaydı da inancı bu isteğini gerçekleştirmesine maniydi. Bu dünyada erkenden mahrum kaldığı annemden öbür tarafta da uzak kalmayı göze alamadığı için intihar etmedi. Kendini serin suların derinliğine bıraktığı o sabah ölümün kıyısındaydı. Karanlığın, sessizliğin içinden vücuduna, kalbine sızan sesler varlıkla yokluğun farksız olduğunu fısıldadı. Onu kulübeye girerken yüzünde gördüğümüz dingin ifade üzerinin ıslaklığını fark etmemize engel olmuştu. Birkaç saniye sonra annem için bestelediği acıların mezarlığı parçasının ezgileri bahçeye yayılmıştı. Notalarda hiçbir fark olmamasına rağmen bahçeye yayılan melodiler gözyaşının buruk aydınlığını taşıyordu. Bizim anlam veremediğimiz bu ferahlamanın nedeni annemin rüzgârla gelen yansımasıydı. Biricik karısı sanki hiç gitmemiş gibi karşısındaydı; uykudan yeni uyanmış kadar dinlenmiş, taptaze ve her zamanki güzelliğiyle… Farklı herhangi bir hareketinde kendisine bahşedilen bu anın elinden alınacağı korkusuyla hiç istifini bozmadı. Hakim olamadığı tek şey gözyaşlarının süzülmesiydi. Artık öte tarafa göç edene kadar kendisine bağışlanan bir tesellisi vardı. Şimdi odasının başköşesindeki tabloyu da o ziyaretlerden birinden sonra Mösyö Baugin’e yaptırmıştı. Artık zamanının geldiğini, elini ayağını çektiği dünyadan göç edeceği anı tutkuyla beklediğini anlamak için Madeleine olmama gerek yoktu.

Son demlerine kadar babamın peşinde olduğu tek şey yakalayabildiği anlardaki müzikti. Saf müzik… Kulaklarına değen her çıtırtıyı dinler, bir önceki seferle arasındaki farkı anlamaya çalışırdı. Başkalarının dikkat etmediği yahut rahatsız olduğu sesler onun için müziğe dökülmesi gereken anlamlardı. Sesleri dinlerken başlayışlarını ve bitişlerini yakalamaya çalışıyordu. İnsanların gürültüsü yüzünden kaybolan sesleri ancak gün doğmadan çıktığı yürüyüşlerde duyabiliyordu. Daha sonra kulübesine geçip yeni ve eski anılarının harmanından geçirdiklerini notaya döküyordu. Nadiren bu notaları defterine de geçiriyordu. Marin’e de söylediği gibi bu notaların kaydedilmesinin ya da kaybolmasının onun için önemi yoktu. O müziğin içinde bulunduğu anı bilmekle mükellefti. Bu yüzden en öfkeli, sert göründüğü zamanlar ana yoğunlaşan duyularının kesintiye uğratıldığı zamanlardı. Marin ve Madeleine’i kulübenin altında yakaladığında Marinin’in suratında patlayan tokatın sebebi gizlice müziğini dinlemeleri, hatta Marin’in melodilerini çalması bile değil, Saint de Colombe’n müziğe verdiği dikkatin dağılmasıydı. O hapşırık nedeniyle kaybettiği anı hiçbir kuvvet geriye getiremezdi. Aynı gün bahçede konuşurlarken ablamı da Marin’i de şaşırtan sözlerden kastı da işte bu dikkatti. “Benim kadar tutku dolu yaşama sahip biri neden notalarını kaydetmeyi ve yayınlamayı düşünsün!” Kızının da Marin’e uyarak söylediklerini hafife almasına nasıl da içerlemişti.

Hatıralarını eşeledikçe sesleri duymak yerine başka bir tutkunun geçtiğini; Ölüme karşı duyduğu hasretin müziği ve anı duyma arzusuna baskın çıktığını fark ediyordu. Onu sürekli evin içinde görmemeye alışmıştım. Evden çıkarken yemeğinin mutfak masasında hazır olduğunu yüksek sesle söyler çıkardım. Ufak da olsa bir kıpırtıyla anladım, cevabını verirdi. Son günlerde o hafif mırıltılarını da duymaz oluşuma önce aldırmadım. Ne olur ne olmaz diyerek yukarı çıktığımda onu yatağında uzanmış buldum. Yıllar önce annem nasıl uzandıysa öyle; derin bir rüyaya, gölün serinletici sularına dalmış… Yüzünde pencereden yansıyan altın sarısı huzmelerin verdiği huzur, yepyeni, dönüşü olmayan bir tutkuya kavuşmanın sevinci…

Bana… Adlarını andığım insanlardan hem çok uzak hem yakın olan bana da mensubu olduğum bu aileden kalan yegâne anları deftere geçirmekle teselli buluyorum. Anıların kıyısında oturmuş tersine akmayan ırmağa karışıp gidenleri izliyor, Colombe ailesinden biri olmakla avunuyorum. Biri diğerine benzemeyen her gün çocuklarıma taşıdığım kandan bana kalanları aktararak içlerinden birinin dedesi ya da teyzesinin viyolasını soracağı anı görmeyi umarak…

Adım Toinette de Saint Colombe, Saint Colombe ailesinin yaşayan tek ferdi; ailemizin hikâyesini anlatmak istedim. Dilerim Tanrı’dan babamın notalarıyla birlikte, defterinde kalan boş sayfalara yazılanlar da kaybolmasın.

Gülsüm Ekinci

Yorumlar
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner8