ÇOCUK EĞİTİMİNDE ÖZGÜRLÜK: SEVGİNİN YAKMADAN ISITMASI

Çocuk eğitiminin güven ve sevgi ile başladığının çoğu insan bilincindedir. Ancak bir üçüncü faktör olan özgürlüğün önemi aynı derecede bilinmez. Oysa önceden düzenlenmiş bir çevrede çocuğa sağlanacak özgürlük, çocuğun potansiyelini ortaya koyup, yeteneklerini geliştirmesinin temel şartıdır.

ÇOCUK EĞİTİMİNDE ÖZGÜRLÜK: SEVGİNİN YAKMADAN ISITMASI

Çocuk eğitiminin güven ve sevgi ile başladığının çoğu insan bilincindedir. Ancak bir üçüncü faktör olan özgürlüğün önemi aynı derecede bilinmez. Oysa önceden düzenlenmiş bir çevrede çocuğa sağlanacak özgürlük, çocuğun potansiyelini ortaya koyup, yeteneklerini geliştirmesinin temel şartıdır.

30 Mart 2018 Cuma 22:56
ÇOCUK EĞİTİMİNDE ÖZGÜRLÜK: SEVGİNİN YAKMADAN ISITMASI

Hz. Ali(K.V), İslam pedagojisinin temel hatlarını belirleyen o meşhur ve muhteşem sözünde şunları söyler: “7 yaşına kadar çocuğunuzla oynayınız; 7 yaşından 15 yaşına kadar onunla arkadaşlık ediniz; 15 yaşından sonra da onunla istişare ediniz.”15 yaşından sonra kendileriyle istişare edilen çocuklar sadece ve sadece özgürlük ortamında yetişmiş çocuklardır.

Özgürlüğün eş anlamlısı şüphesiz ki kuralsızlık değildir. Tam tersine kurallar daha nettir ve bu çocuğun iradesini geliştirerek kendini disipline etmesini sağlar. Montessori eğitim sisteminin kurucusu Maria Montessori, teorisi hakkında şunu söyler: “Tek bir cümle ile özetlemek gerekirse; Montessori Sistemi kontrol edilmiş bir ortamda çocuğu özgür kılmaktan ibarettir.”. 

Özgür yetiştirilmenin zıt anlamlısı ise bağımlılıktır. Bağımlılık geliştiren eğitim tarzı, genellikle sevginin hastalıklı bir yansıması, sevginin sevilene zarar verdiği bir sevgi çeşididir. Gerçek sevgi, çocuğun yanlış yapma ve uzaklara gitme ihtimaline göğüs gerip onu özgür bırakmak, kendini tanımasını, kendi olmasını sağlayacak fırsatlar peşinde koşmasına imkan tanımaktır. Çocuğa sağlanan özgürlük,  onu bağımlılıktan kurtarıp bağlılık ilişkileri kurmasını sağlar.

Çocuğa özgürlük ortamı sağlamak, herşeyden once ona olan bakış açımızı gözden geçirmemizi gerektirir. Eğer çocuk bizim için sahip olduğumuz bir nesne anlamına geliyorsa, kendimize ait bir mala olduğu gibi ona da  kendi istek ve tercihlerimiz doğrultusunda dilediğimiz gibi davranabiliriz. Ama şunu hatırlamalıyız ki C. Allah yoktan var ettiği, her türlü ihtiyacının ve hayatının kudret elinde olduğu kuluna bile  keyfi davranmamakta, ona saygı duymakta, kulunun kendisi ile ilgili fikirlerini önemsemektedir. Rabbimiz için kulu hiçbir zaman köle değildir. Özgür iradesi olan, seçme hakkı bulunan şerefli bir varlıktır. C. Allah, O’nu  memnun etmeye, yaratılış amacını gerçekleştirip O’nun rızasını  kazanmaya çalışan kulunun da kendisinden razı olmasını ister. Kullarını kendisi ondan razı, kul da C. Allah’tan razı olarak cennetine alır. C. Allah kullarının seçimlerine bu kadar saygılıyken bizlerin sadece dünyaya gelmesine vesile olduğumuz Allah’ın kullarına onların isteklerini, fikirlerini önemsemeden keyfi davranmamız nasıl beklenebilir?


Çocuklarımızın Allah’ın bir emaneti olduğuna inandığımızı hep söyleriz ama bunun içini doldurmakta genellikle yetersiz kalırız. Emanet korunması ve geliştirilmesi gereken şeydir. Çocuğun korunması gereken en önemli varlığı ise aynen parmak izleri, retina veya diş izleri gibi sadece çocuğa ait olan, yeryüzündeki gelmiş geçmiş hiçbir insanda aynısının bulunmadığı şahsiyet özellikleridir. Çocuğumuzu kendimizin bir uzantısı olarak gördüğümüz sürece Allah’ın bize bir emaneti olan çocuğumuzdaki bu özellikleri kendi arzu ve eğilimlerimiz yönünde yönlendirmeye çalışmamız normaldir. Oysa çocuğumuz Allah’ın farklı bir kuludur ve bu dünyaya O’nun kendisine yüklediği misyon doğrultusunda yetenek ve eğilimlerle donanarak gelmiştir. Eğer kendimize gerçekten bir emanetçi olarak bakıyorsak aradan çekilip çocuğumuzu Yaratıcı ile başbaşa bırakabilmeli, ona özgünlüğünü koruması için destek olabilmeliyiz. Peygamber Efendimiz bir insanın ne için yaratılmışsa, bu misyonuna uygun yetenek ve eğilimlerle dünyaya geldiğini bize haber verir. Oysa dünyadaki eğitim sistemlerinin çoğu, insanları birbirinin aynı yapmaya çalışmaktadır. İlk çocukluk dönemlerinde mor yapraklar, kırmızı ağaçlar çizen çocuklar çok geçmeden yaprakları yeşil, ağaç dallarını kahverengi boyamayı öğrenirler. Sınıf seviyesinden ileri gidenler yavaşlatılır; geride kalanlar ise hızlandırılarak insanların hepsi ortalarda bir yerde buluşturulmaya çalışılır. Pek çok çocuk eğitimle, yaradılıştan gelen yetenek ve eğilimlerinden uzaklaştırılır. Bir insanın kendisini başka insanlardan farksız kılmaya çalışan bir dünyada kendi olarak kalabilmesi, dünyadaki en büyük başarılardan birisidir ve bu insanın “kendini gerçekleştirmesi” demektir. Çocuğunun  bu başarıya ulaşmasını sağlamak isteyen anne babanın herşeyden once yapması gereken şey ise koruyucu kollayıcı anne baba tutumlarını bir kenara bırakıp küçük yaştan itibaren çocuğa seçme hakkı tanıyan, alternatif oluşturan, kuralların net olarak ortaya konduğu ve mevcut kurallar çerçevesinde çocuğun özgür olduğu bir gelişme ortamı sağlamaktır.
Geleneksel Türk aile yapısında çocuğa ailenin bir uzantısı gözüyle bakılır. Uslu diye adlandırılan, söz dinleyen, sorun çıkarmayan çocuklar makbuldur. Kuran-ı Kerim’in “anne-babaya öf bile dememe” emri çocuğun tam anlamıyla itaat etmesi şeklinde yorumlanır. Modern ailede ise durum bunun tam tersidir: Aşırı derecede üstüne düşülüp benlik duygusu geliştirilen tatminsiz ve çoğu kez hiperaktif çocuk, evin hakimi durumundadır. Anne baba çocuğun ihtiyaçlarının peşinde koşan iki görevlidir.

İlk çocuğumu beklerken ilk okuduğum çocuk eğitimi kitaplarında yazan bir cümle çok dikkatimi çekmişti: “En iyi yetiştirilmiş çocuk, ayrılma vakti geldiğinde ailesini en rahat biçimde bırakıp giden çocuktur.” İlk başta çelişkili olarak görünüp kafamda soru işareti oluşturan bu cümle, zaman içerisinde yavaş yavaş netleşip tam olarak katıldığım bir fakir haline gelmişti. Çocukların ilk aileden ayrılıkları olan okula başlamaları döneminde olsun, yuvadan uçmaları anlamına gelen evliliklerinde olsun çocuk ne derece sorumluluk sahibi, karar verme yeteneğine sahip olarak yetiştirilmişse, yani ailesi onu ne kadar iyi yetiştirmişse, yeni rolüne o denli kolay alışıyor, anne babasıyla öğretmeni veya eşi arasındaki dengeyi o denli rahat kurabiliyor. Çünkü anne babanın sağladığı özgürlük ortamının temelinde kabullenme vardır. Aile çocuğu korunması ve geliştirilmesi gerken bir emanet olarak kabul etmiş, farklılıklarına, kendi fikirleriyle uyuşmayan özelliklerine saygı göstermiş, kendisi gibi olabilmesi için çocuğun önünü açmış ve bu çocuğa kabullenildiği mesajını vermiştir.  Kabullenilme duygusu sevginin de güvenin de temelidir. Çocuk bir kez bu mesajı aldıktan sonra, dünyanın öteki ucunda bile olsa kalbi anne babasıyla olacak ve dönüp geleceği yer gene onların yanı olacaktır: Mecbur hissettiği ya da sorumluluk duyduğu için değil, gerçekten sevdiği ve istediği için. Zaten özgür insan dünyanın öteki ucuna bile gitse dönecek bir evi, yolunu gözleyenleri olan kişidir. Dönecek bir yuvaya sahip olmayan kişiye ise istediği her yere gidebilse bile özgür değil, yalnız denir.

HALKTAN GELENLER
Nevin Soysal Aydın

Son Güncelleme: 31.03.2018 09:53
Yorumlar
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner8