Merhaba. Benim adım Stephen Hawking. Fizikçi, kozmolog ve biraz da hayalperestim. Hareket edemiyor ve bir bilgisayar yardımı ile konuşabiliyor olsam da zihnimde özgürüm! Evrenin büyük sorularını araştıracak kadar özgürüm.

                Örneğin, Hayatın bir anlamı var mı? Var oluşumuzun bir sebebi var mı ? Bu soluk ve değerli dünyamızda? Cevabı bulmak, bizi yaşıyor olmanın ne demek olduğu ile yüzleştirecek. Düşünmek... bir insan olmak, gerçekliğin sınırlarına kadar.

Stephen Hawking'in Büyük Tasarımı - HAYATIN ANLAMI

                Biz insanlar meraklı bir türüz. Merak eder, cevaplar ararız. Peki soruların en büyüğüne cevap verebilecek miyiz?  Hayatın bir anlamı var mı? Bunun, felsefik bir soru olduğunu düşünebilirsiniz. Ama bence, felsefe öldü. Bence anahtar bilimin elindedir. Bilim her şeyi değiştirdi. Sadece etrafımızdaki dünyayı değil kendimizi nasıl gördüğümüzü de. Bu keşiflerin büyüklüğünü görmezden gelmek oldukça zordur.  Öncelikle, genel inanışlarımızı terk etmeye zorladılar. İnsanoğluna açık ve objektif gözle baktığımızda gördüğümüz şey oldukça sıra dışı bir türdür. Yaşar, sever ve birlikteliğimizin tadını çıkarırız. Bazen kuralları çiğner veya kötü davranırız.  Hepimizin umutları, hayalleri ve arzuları vardır.  Ama hayatın anlamını arayacaksak bilmemiz gereken ilk şey tüm bunların "fizikten" başka bir şey olmadığıdır.  Tüm evrenin doğa kanunlarına göre çalıştığını görürsünüz. Örneğin, kütle çekim kanunu gibi. Bu kanunlar her şeyi kontrol eder. Atomun iç işleyişinden galaksilerin çarpışmasına kadar. Biz küçük insanların, bu kurala bir istisna olması için bir neden göremiyorum. Eninde sonunda, aynı prensipte işleyen, aynı materyallerden meydana geliyoruz.  Öyleyse asıl mesele, "insanın" aslında ne olduğunu izah edebilmektir.  Ve biz, küçük ve önemsiz varlıkların bizi meydana getiren, bu devasa, eski ama harika evrenle olan ilişkisidir. Bence ancak o zaman, hayatın bir anlamı olup olmadığını anlayabiliriz.  Ve hatta belki de, o anlamın "ne" olduğunu da. Bu zorlu sorunda kayda değer ilk atılımı yapan kişi, René Descartes adında bir adamdı.

                Descartes'i, modern felsefenin babası olarak biliyor olabilirsiniz.  Ama ben O'nu, "bilimin" öncülerinden biri olarak görürüm. Descartes, insanın iki farklı bileşenden yaratıldığını öne sürdü. Vücut ve akıl. Vücudun detaylı anatomik çizimlerini yaptı. Onu, karmaşık biyolojik bir makine olarak gördü. Fakat emindi ki akıl farklıydı. Bunu basit bir düşünsel deney ile ispatladı. Fiziksel bir vücudu olmadığını hayal etmeye çalıştı. Sanki ortalıkta dolaşan bir ruh gibi. Bunu yapmak kolaydı. Gerçi biraz tuhaf olsa da sonra, bir "aklı" olmadığını hayal etmeye çalıştı. Ama başaramadı.  En nihayetinde, bir akıl olmadan, nasıl hayal edebilirsiniz ki? Bunu güzelce şu ifadeyle özetledi: "Düşünüyorum, öyleyse varım."

Vücudun ve aklın, temelde iki farklı türden şeyler olduğuna inandı. Nasıl bağlantı kurduklarını ortaya çıkarmak, hayatın anlamına bilimsel bir temel bulmak yolunda bir sonraki adımımız. Descartes da zamanının çok ötesindeydi.  Aklın, vücuda "epifiz bezi" ile bağlandığını öne sürdü.  Omuriliğin tepesindeki ufak bir lob. Tamamen haklı olmasa da, oldukça yaklaşmıştı. Artık biliyoruz ki, bilinç, beynin bütünü ile meydana getiriliyor.

                Muazzam karmaşıklıkta bir organki onu baş döndürücü buluyorum. İnsan beyni, düşünebildiğinizden çok daha karmaşıktır.  Zaten öyle olmasaydı hiç bir şey düşünemezdiniz.  Samanyolu'ndaki yıldız sayısı kadar fazla beyin hücresi barındırır. 100 Milyar ,üç aşağı beş yukarı. Bu hücreler eşleşerek, daha da fazla sayıda bağlantı meydana getirirler. Bilinen evrendeki galaksi sayısından da fazla. Beyin üzerinde çalışmak nörobilimin konusu gibi görünebilir. Ama beyin, temel kuvvetler tarafından yöneltildiğine göre, mesela elektromanyetik kuvvet gibi düşünmek, "fizik" haline gelir. Hızlı ve karmaşık fizik. Bir fizikçi olarak, insan aklını, evrenin en harika yaratımlarından biri olarak görürüm. O aklın, evreni ne şekilde algıladığı, bizi bir anlam olup olmadığına götürecek.

                Antik Yunanlılar, aklın, doğa kanunlarının konusu olup olmadığını merak eden ilk insanlardandı. Bu, öylesine aykırı bir fikirdi ki, neredeyse 20.YY'la kadar sümen altı edildi. En nihayetinde, eğer sadece biyolojik bir mekanizma isek, belki de yaşamın bir anlamı yoktur. Belki hiçbir şeyin anlamı yoktur. Ama gelin, o kadar ön yargılı olmayalım. Tipik bir insani senaryoyu ele alın burada, Cambridge'de.  Üç kişi, kampüsler arasından akan Cam Nehri'nde güzel bir gün geçiriyor. Vücutları, beyinleri tarafından kontrol edilen bu kişiler, birbirleriyle etkileşebiliyorlar. Birbirlerine değer veriyorlar ve çevrelerine de. Hatta bir şarkı çalmak bile isteyebilirler. Ya da aşık olmaya Onların dünyası anlamsız değil. Tam tersine, onların dünyası anlam dolu. Onlar için, basit bir bakış bile, anlam yüklü olabilir. Hatta o kadar ki, dalıp gitmek oldukça kolay olur. O zaman anlamın nerede olduğunu bulmak, bilimin bir meselesidir. Ve bu, neden bir bilincimiz olduğunu bulmaya kadar gider.

                Bilimin en büyük teorilerinden biriyle tanışalım. Evrim. Biliyoruz ki, dünyadaki tüm yaşam, "amino-asit" denilen kompleks moleküllerden evrildi. Bu moleküller, yaşayan ilk basit şeyleri oluşturmak üzere rastgele çarpıştı. Milyarlarca yıl süresince, bu yaşam formları, daha da sofistike hale geldi. Ve sonunda, kompleks, çok hücreli yaratıklar beyine sahip hayvanlar ortaya çıktı. Kompleks hayvanlar beyine ihtiyaç duyarlar, çünkü yüksek miktarda bilgiyi işlemelidirler. Etraflarındaki dünyaya tepki verebilmelidirler. Hatta, sonrası için plan kurabilmelidirler. Bir hayvan, çevresinin ne kadar farkında ise, o kadar başarılı olur. En sonunda, farkındalık o kadar sofistike hale geldi ki, bir hayvan, kendi kendini fark edebilir hale geldi. İşte o, bizleriz. Kendinden haberdar hayvanlar.

                Evrimin, bilinç sahibi yaptığı hayvanlar. Peki bu nasıl mümkün oluyor? Nasıl oluyor da, biyolojik bir yapı düşünme yetisine sahip oluyor? Hissetmek ve nesnelere anlam yüklemek yetisine. Cevaplanması kolay sorular değil. Ama bilincin nasıl ortaya çıkabileceğine dair teoriler var. 1970'lerde, John Conway adındaki bir matematikçi tarafından hiç beklenmedik bir buluş yapıldı, burada, Cambridge'de "Hayat Oyunu" adında bir şey geliştirdi. Basit bir simülasyon. Akıl gibi karmaşık bir şeyin, birkaç basit kural ile nasıl ortaya çıkabileceğini gösteriyordu. Simülasyon, karolardan oluşur. Bir nevi satranç tahtası gibi. Her yönde sonsuza dek uzanan bir tahta. Tahtadaki her bir karo, ışıyabilir ki o zaman "canlı" demektir. Ya da sönük olabilir. O zaman da ölü demektir. Bir karonun canlı ya da ölü olması, onu çevreleyen 8 diğer karoda olan bitene bağlıdır.

                Örneğin, eğer bunun gibi canlı bir karonun etrafında canlı başka karo yoksa, kurallar, onun yalnızlıktan öleceğini söyler. Eğer canlı bir karo, 3'ten fazla canlı karo ile çevrelenmişse, o karo da, fazla kalabalık yüzünden ölür. Ama ölü bir karo, 3 canlı karo ile çevrelenmişse o da yanar, yani hayata gelir. Bir dizi karoyu bir kere yakıp, simülasyonu çalıştırdığınızda, bu basit kurallar, gelecekte ne olacağını belirler. Sonuçlar şaşırtıcıdır. Program sürdükçe, şekiller, kendi kendine oluşmaya ve kaybolmaya başlar.  Şekil kümeleri, tahta üzerinde hareket etmeye, birbirlerine çarpmaya başlar.  Birbirleriyle etkileşen bir sürü obje ve tür vardır. Hatta bazıları üreyebilir.  Tıpkı gerçek dünyada, yaşamın yaptığı gibi. Bu kompleks varlıklar, hareket ya da üreme gibi konseptler içermeyen, basit kurallardan yeşerirler. Anlaşılıyor ki, Hayat Oyunu gibi birkaç basit kural içeren bir şeyin, karmaşık özellikler yaratması mümkündür. Hatta belki de zekayı da. Belki milyarlarca karoyu gerektirebilir, ama şaşırmamak gerek. Beynimizde yüzlerce milyar hücre var. Yani sanıyorum ki, insan aklı ve çıkardığı anlam, çok basit kurallarla işleyen, büyük ve karmaşık bir sistemden yükseldi. Yani, Descartes haklıydı. Vücut ve akıl ayrıdır. Vücut ve beyin fiziksel maddeden oluşur. Akıl, bu maddenin sürekli değişen halinin bir ürünüdür. Vücutlarımız donanımdır. Akıllarımız ise yazılımdır. Tıpkı bu sözcükleri söyleyebilmemi sağlayan yazılım gibi. Fakat bu, bir problemi de ortaya çıkarıyor. "Özgür irade" problemi.

                Genç bir adamken, babam kendi gibi bir doktor olmamı istemişti.  Ama ben onun yerine fizik okumayı tercih ettim. Geriye baktığımda memnunum. Çünkü işler yolunda gitti. Bir doktor olarak, oldukça yararsız olurdum. Öyleyse doğru seçimi yaptım. Ya da, "ben" mi seçtim? Belki de, özgür iradem konusunda kendimi kandırdım. En nihayetinde eğer beynim, katı doğa kanunlarını izliyorsa belki de seçtiğim yol, önceden belirlenmişti. Aslında, bilim insanları zaten keşfetti ki, bir şeyi yapmak konusundaki kararımız, bir çok şey tarafından etkilenebiliyor. Biraz da elektrikten. Umarım mideniz kolay bulanmıyordur ama gelin, "Uyanık Beyin Ameliyatı" denilen bir tıbbi operasyonu izlediğimizi düşünelim. Bu, nörolojik bozuklukları tedavide kullanılır Beyin açığa çıkarılır ve elektrik sondaları ile uyarılır. Bir ayağı, eli ya da yüzü hareket ettirme isteği, beynin doğru yerini uyararak, yapay olarak tetiklenebilir. Tek gereken, doğru yere uygulanmış yaklaşık 3.5 volttur. Hasta, bu seçimi kendi yaptığını sanabilir. Ama aslında, onun yerine cerrah yapmıştır.

                Öyle bir gelecek düşünebiliriz ki, ileri teknoloji, doktorun bir başkasının düşüncelerini kontrol etmesine imkan verebilir. Hatta belki de, onların aşık olmasını sağlayabilir. Talihsiz denek, özgür iradeyle hareket ettiğini zannedecektir. Ama gerçek tam tersidir. Tüm olan biten, beyindeki fiziktir. Pek çok insan için bu fikir, korkunç bir düşüncedir.  Çünkü temel insanlığımızı inkar eder. Ve bizi sadece makineye çevirmekle kalmaz kontrol edilebilen makineler yapar. Özellikle kötü amaçlar için.  Yani belki de, fizik ile biyoloji arasında karar verirken, bir seçeneğim yoktu. Belki de fizik kanunları, kariyerimi önceden belirlemişti. Pek de öyle sayılmaz. Öngörülebilirlik, her zaman doğa kanunlarının bir sonucu olmayabilir.  Bir zarın hareketini öngörmek zordur ki aslında bu, saf fiziktir. Bunu, daha karmaşık bir sisteme ölçekleyin o zaman öngörülebilirlik, imkansız hale gelir. Böyle bir sistemi görmek için, dışarı bakmanız yeterlidir.

                Bildiğiniz gibi, biz İngilizler, değişken hava şartlarımız konusunda biraz takıntılıyızdır.  Özellikle de bir yaz barbeküsü planlarken. Arkadaşlarımızı çağırmadan önce, güneşli bir gün olacağından emin olabilsek fena olmaz mıydı?  Güzel bir günü tahmin etmek basit olmalı. En nihayetinde, atmosferin, bulut ve fırtına oluşturmak için ısıya ve basınca nasıl tepki verdiğini iyi biliyoruz. Ama detayları ne kadar iyi hesaplamaya çalışsak da, belli bir yerde ve zamanda, havanın nasıl olacağını kesin olarak bilmek imkansızdır. Onun yerine, hava tahminleri yapıyoruz. Bütün değişkenleri hesaba katmayan basit modeller kullanıyoruz.  Ama küçük değişkenlerin, büyük sonuçları olabilir.  

                Amazondaki bir kelebek kanadını biraz sert çırpsa, barbekü fiyasko olabilir.  Bu karmaşık bir sistem. Bence, beyinlerimiz de bir başka karmaşık sistem. Tıpkı Dünya'nın atmosferi gibi. Fizik kanunları tarafından yürütülür ama kesin olarak öngörmek imkansızdır. Akıl, kafamızın içindeki hava durumu gibidir. Özgür irade, bu karmaşık sistemin, bir seçimle karşılaştığında oluşan süreçtir. Açıklamaya çalışayım. Gece susayıp uyanan bir adam düşünün. İnsan aklı konusunda haklı olduğumu varsayalım. Bu adamın beyini, doğa yasalarına göre çalışıyor. Özgür irade tam olarak nerede devreye girer? Hadi, ona bir seçenek sunalım. Portakal suyu mu, yoksa elma suyu mu susuzluğunu gidersin? Elma suyunu kokladığında, bir nöron fırtınası kopar ve anılar devreye girer. Bir elma bahçesindeki özel bir anı hatırladı. Ve kararını verdi. Öyleyse seçimi şaşırtıcı değil. Bir karar vermek zorundaydı. Ve bu, özgür irade dediğimiz şey. Ama hala hepsi bir fizik meselesi. Geriye baktığımda, açıkça fizikçi olmayı seçtim. Ve açıkça hissediyorum ki, bu kararı özgür irademle verdim. Çünkü özgür irade, bir karar verirken meydana gelen karmaşık fiziktir. Ama eğer seçimlerimiz sadece fizik ise, bu, kendimizi kandırdığımız ve hayatın bir anlamı olmadığı anlamına gelmiyor mu? Cevabı bulmak için, daha da derinlere inmek ve "gerçekliğin" doğasını sorgulamamız gerek.

Gerçeklik

                Çoğumuz, gerçekliğin ne olduğu hakkında aynı genel inanışı paylaşırız.  Etrafımızdaki dünya, bizden bağımsız olarak vardır. Gerçekten orada olan, gerçek şeylerle doludur. Ama bilim, bu temel sanıyı çözüyor. Bu da bizi hayatın anlamına götürüyor. Bu küçük kızı ele alalım.  Monza, İtalya'daki bu kalabalık çarşıda dolaşıyor. Onun gerçekliği, bir ses, renk, tat ve koku cümbüşü. Tümü, duyu organlarının beynine sağladığı bilgilere dayalı. Ama aklın, beyin içindeki hava durumu gibi olduğunu kabullenirsek yani fiziğin hükmettiği ama öngörülemez olduğunu gerçekliğin kendisi de çökmeye başlar. Subjektif hale gelir. Benim gerçekliğim, sizinkinden farklıdır. Ya da bu balığınkinden. Onun gerçekliği, yuvarlak kavanoz tarafından bükülmüş halde.  Her şey yamuk ve kıvrımlı halde.  Monza'da, balıkları böyle bükülmüş gerçeklikte tutmanın yanlış olduğunu düşünmüşler. Ve yuvarlak kavanozları gerçekten de yasaklamışlar. Bir bilim insanı olarak söylüyorum ki, bence böyle bir yasa anlamsızdır. Çünkü bu japon balığının görüşünün bizimkiyle aynı olmaması onun bükülmüş gerçeklikte yaşadığı anlamına gelmez. Düşünün ki, bu japon balığı bir çeşit dahi.  Onun görüşü bizimkinden farklı olsa da doğa kanunlarını gene de çözebilir. Bükülmüş perspektifin matematik hesaplaması biraz daha karışık olacaktır.  Ama fizik, aynı olacaktır. Eğer bu akıllı balık, polis motosikletinin ne kadar hızlı gittiğini çözebilirse doğru noktayı ve anı hesaplayıp kaçabilecektir.

                Sanmıyorum ki, bir gerçeklik, bir diğerinden daha geçerli olsun. Bu demek oluyor ki, gerçeklik sahibinin aklı içindedir. Düşündüğünüzde, bizim görüşümüz bile mükemmel olmaktan çok uzak. Örneğin insan gözü, etraftaki dünyayı görmekte oldukça başarılı gibi görülebilir. Ama aslında pek de iyi değiller. Gözlerimiz, sadece küçük bir alanı iyi çözünürlükte görebilir. Kolunuzu uzattığınızda, baş parmağınız genişliğinde bir alan. Gözler sonra, optik sinirler aracılığıyla beyine elektrik sinyalleri gönderir. Bu optik sinirlerin gözlere bağlandığı bölge, iki kör noktamız olduğu anlamına gelir. Ama iki kara noktası olan, bulanık bir dünya algılamayız. Bu, o inanılmaz organ beynimiz sayesindedir.

                Beynimiz, boşlukları doldurur.  Gözlerden gelen kaba sinyalleri, dış dünyanın üç boyutlu bir modeline çevirir. İşte bu zihinsel modeller, hepimizin gerçeklik dediği şeydir. Peki bu anlayış, bizi nasıl hayatın anlamına yaklaştıracak? Eh! Bu ilk önce kötü habermiş gibi görülebilir. Eğer gerçekliğin kendisi, sadece ayrı beyinlerdeki modeller ise, anlam, bunun neresinde olabilir. Hatta dahası, belki "gerçek" bir gerçeklik bile yoktur.

                Gerçeklik kavramımızdan şüphe etmek çılgınlıkmış gibi gelebilir. Ama bence hayatın anlamını bulmak için, bu soruya yanıt vermeliyiz. Bağımsız bir gerçeklik var mı? Yoksa yok mu? Bilim-kurgu filminden fırlamış bir senaryoyu hayal edin. Çevrenizdeki dünya, aslında öyle ki bilinmeyen, üstün bir zekanın detaylı bir ürününden başka bir şey değil. Dev bir süper bilgisayar, tüm duyularınıza hükmediyor. Ne gördüğünüzden ne kokladığınıza, ne duyduğunuza ve neye dokunduğunuza kadar. Ama aslında, duyu organlarınız yoktur. Vücudunuz var olmamıştır. Siz sadece kavanozdaki bir beyinsiniz. Tuhaf gelebilir ama bu, gerçek bir bilimsel hipotezdir. Simülasyon Teorisi. Sandığımızın aksine, algıladığımız tüm gerçeklikler, eski ve güçlü bir süper bilgisayar tarafından bize aktarılıyor. Ve simülasyon o kadar mükemmel ki onu hiç bir zaman fark etmiyoruz. Ama işin püf noktası Ne fark eder ki?  Descartes'in söylediği gibi Düşünüyoruz, öyleyse varız. Hamburger, bir bilgisayar kodundan başka bir şey olmayabilir.  Ama onu yeme isteğimiz, gene de bizim kendi isteğimizdir. Gene de açlık hissederiz. Akıllarımız gene de vardır. Bir simülasyon içinde olsak bile.  O halde, gerçekliğin doğasından şüphe etmenin bir faydası yoktur. Bilebileceklerimizin bir limiti olduğunu kabullenmek, daha mantıklıdır.

                Örneğin, bu masayı ele alın. Odadan ayrılıp, onu artık göremediğinizde hala var olduğundan nasıl emin olabilirsiniz? Sandığınızın aksine, masa, toparlanıp pencereden dışarı çıkabilir.  Uluslararası Uzay İstasyonu'nu ziyaret edebilir. Hatta belki de Ay'a kadar gidebilir. Tüm bunlar, o tekrar eski yerine dönmeden ve siz odaya girmeden önce olur. Bu elbette ki, pek mümkün olmayan bir senaryo. Ama inkar da edemeyiz. Masanın, biz orada yokken sabit kaldığını farz etmek çok daha mantıklıdır. Bu, gerçeklik için "en uygun" modelimizdir. Bu, bizim bilimde aslen yaptığımız şeydir. Evrenin nasıl işlediğine dair inandığımız en uygun modelleri kurarız.

                 Antik Yunanlılar, bu tip bilimsel modelleri kuran ilk insanlardı. Dünya'nın evrenin merkezinde, hareketsiz duran büyük bir küre olduğunu önerdiler. Ama sonra, Copernicus ve Galileo gibi öncü bilim insanları, aynı gözlemleri tanımlayan, çok daha basit ve devrimci bir model buldular. Onlar, Dünya'nın kendisinin döndüğünü ve aynı zamanda Güneş'in etrafında döndüğünü önerdiler.  Tüm diğer gezegenlerle birlikte. Ama hiçbiri için kesinlikle doğru denemez. Çünkü onlar tüm diğer modeller gibi sadece kafamızda, algıladığımız gerçekliğe en uygun modellerdir. Aslında fizikçiler, durmadan daha da sofistike modeller kurmaya devam ediyorlar. Ve bu modellerin doğruluğunu saptamak, imkansızdır.

                 Bunun güzel bir örneği, 1960'larda yaşandı. Fizikçilerin, "kuark" adındaki küçücük madde parçalarına dair teoriyi geliştirdikleri sırada. Bu kuarkların, proton adındaki atomaltı parçacıkların yapı taşları olduğuna inanılıyor. Teori ya da modelin söylediğine göre bu kuarklar, onları ayırmaya çalıştığınızda daha da güçlenen bir kuvvetle bir arada tutuluyor. Sanki kuarklar, küçük lastiklerle bağlanmışlar gibi. Bu teori aynı zamanda der ki, hiç bir zaman tek ve izole bir kuarkı göremezsiniz. İlk başta, bazı kimseler şüpheyle yaklaştı. Eğer bir şey, görülemez olarak tanımlanmışsa var olduğu söylenebilir mi? Kuarklar gerçektir demek doğru mudur? Yoksa değil midir?

                İsviçre'deki CERN gibi devasa parçacık hızlandırıcılarda bilim insanları, kuark ve diğer atomaltı parçacıkların peşindeler. Protonları inanılmaz hızlarda çarpıştırarak, doğadaki en küçük parçacıkların davranışları üzerinde çalışabiliyoruz. Doğrudan kuarkları gözlemleyememiş olsak da, kuark modelinin öngördüğü parçacık davranışlarına dair kanıtlar gördük. Peki, kuarklar var mı?

                Cevap şu ki, ancak çalışan bir model oldukları sürece varlar. Bilebileceğimizin tümü bu. Buna, "Modele Bağlı Gerçeklik Kavramı" deniliyor. Ve sanıyorum ki, bizi doğruca hayatın anlamına götürecek. Bence, bilim bize oldukça önemli bir şey öğretti. Biz insanlar, çok karmaşık biyolojik makineleriz. Doğa kanunlarına göre davranıyoruz. Beyinlerimiz, etkileşen nöronların olağanüstü ağı ile, bilinçli akıllar yaratıyor ve sürdürüyor. Bu bilinç, dışarıdaki dünyanın üç boyutlu bir modelini oluşturuyor. Gerçeklik diye adlandırdığımız, en uygun model. Bu gerçeklik, günlük hayatta gördüklerimizden daha da fazlası. Çok sayıda yer ve uzay teleskopları, duyularımızın menzilini arttırdı. Uzayın derinliklerini görmemizi ve her zamankinden de büyük bir model kurmamızı sağladı. Evrende daha ve daha uzakları gözlemledikçe gerçekliğimiz de hala, büyüdükçe büyüyor. Bir zamanlar, gökyüzünde delikler görürken artık uzak yıldızlar görüyoruz. Bizim güneşimiz gibi. Çoğunun kendi gezegenleri ve uyduları var. Sonra uzak galaksileri keşfettik. Milyarlarca yıldıza daha ev sahipliği yapan zamanda geriye doğru baktık. Ta ki evrenin doğum anına kadar. Tüm bunlar evrenin 13.7 milyar yıllık bütün tarihi zihnimizdeki bir model olarak var. Peki tüm bunlar, hayatın anlamını bulmak konusunda bizi nereye götürüyor Yanıt bence oldukça açık. Anlamın kendisi de, her birimizin kendi beyninde kurduğu gerçeklik modelinin bir parçası.

                Anne ve çocuğunu ele alın. Her ikisi de, bilinçli akıllarında kendi gerçeklik dünyalarını kurmuşlar. Çocuk, kendi çevresinin detaylı bir zihinsel modelini kurabiliyor.  5. katta olduğu gerçeğini tam anlayamamış olsa da. Annenin gerçekliği de, kendi aklında yaratılıyor. Ve onun için, çocuğuna duyduğu sevgi, elinde tuttuğu telefon kadar gerçek. Kısacası beyin, sadece algıladığımız gerçeklikten değil, duygularımız ve anlamlarımızdan da sorumlu. Sevgi ve onur. Doğru ve yanlış. Aklımızda yarattığımız evrenin birer parçası. Tıpkı bir masa gibi. Bir gezegen ya da galaksi gibi. Şunu bilmek önemlidir ki, beyinlerimiz ki fizik kurallarına göre işleyen parçacıklardan oluşur. Bu harika yeteneğe sahip. Sadece gerçekliği algılamakla kalmayıp bir de ona anlam verebiliyor.

                Hayatın anlamı, ne olmasını isterseniz odur. Şahsen ben, her birimizin evrene bir anlam kattığını düşünmeyi tercih ediyorum. Bizler, kozmolog Carl Sagan'ın bir keresinde söylediği gibi kendisini inceleyen Evren'iz. Anlam, ancak insan aklının sınırları içinde var olabilir. Ve bu yüzden, hayatın anlamı dışarıda bir yerde değil iki kulağımızın arasındadır.  Pek çok yönden bu, bizi Yaratılışın Efendileri yapar.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner8